23 Kasım 2018 Cuma

Yazarın Belleği’nden Firar Eden Karakter

“O zaman bileğimi daha çok sıktı ve acıyla bağırdım. Sonra çok sakin ama dehşet uyandıran bir sesle Kayıp Cennet’ten üç dize okudu:
‘Senden istedim mi, Tanrım, çamurumdan/ Bana insan sureti vermeni, Senden diledim mi/ beni karanlıktan çıkarıp yüceltmeni?’ Lanet nüfus cüzdanımı ver, dedi.”
-Peter Carey, Bir Sahtekâr Olarak Hayatım


‘Yazarın Belleği’nden Firar Eden Karakter

Bir anlatı kişisinin iradesi gerçekten de onu yazan elin bilinci kadar mıdır? Yoksa yazarına ve okuruna sezdirmeden karakter kendi akıbetini kendisi mi belirler? 

Sorumuz biraz da şuna benziyor galiba: Aynaya baktığımızda acaba ayna da bize bakıyor mudur? Daha doğrusu bizden yansıyan ve sınırlı olduğunu varsaydığımız bir gerçeklik kazanan şey, tıpkı bizim gibi bir görüş ve bilinç kazanabilir mi?

Nietzsche’ye atfedilen meşhur söz, kurgusal düzlemde sorularımıza bir nebze yanıt bulabileceğimize inandırıyor bizi:  “Bir uçurumun içine baktığınızda, uçurum da sizin içinize bakar.”

Son zamanlarda bu soruları daha sık sormamıza neden olan şey, şüphesiz kurmaca biçiminde farkına vardığımız bazı değişimler. Özellikle anlatım tutumu ve karakter ilişkisindeki köklü değişim, yazar sesinde ciddi bir kısılma meydana getirdi. Anlatıcılar ve başkarakterler arasında ahenksiz ilişkilerden ahenkli ilişkilere doğru bir ilerleyiş, metnin kendi dili ile bilinç dili arasındaki azami mesafeden asgari mesafeye bir geçiş söz konusu. Ortaya konan metinler giderek anlatıcıları dışlayan bir iç-monolog metinleri haline geldi. Böylece anlatı kahramanı alıştığımız biçimde olay örgüsüne hizmet eden ya da bir durumu/kesiti belirleyen o bilindik rolden sıyrılarak bizzat anlatım tutumunu belirleyen aktif bir role büründü. Yazarının bilincinden kopup bir öz-bilinç geliştiren ve dümeni eline alan karakterlere artık çok sık rastlıyoruz.

Bahsettiğimiz karakteri konumlandırabilmek adına E.M. Foster’ın düz” (flat) karakter ve “yuvarlak/çember” (round) karakter ayrımını hatırlamakta fayda var. Düz karakterler, tipik bir davranış sergileyen, hatta davranışları büyük ölçüde öngörülebilir olan anlatı karakterleridir. Dünyadaki çeşitli örneklerine gönderme yapıldığında kolaylıkla tanınabilir, hatta bize benzer başka anlatı karakterlerini kolaylıkla anımsatabilirler. Çember karakterler ise birbiriyle çatışan hatta çelişen farklı karakteristik özelliklere sahiptirler ve düz karakterlerin aksine onların davranışları öngörülemezdir. Sonsuz bir değişime açık olduklarından okuru sıklıkla hayrete düşürürler. Yine Foster’ın tespitine göre düz karakter daha belirgin hatırlanır çünkü onlarda hatırlayacak daha az şey vardır. Çember karakter ise hatırlanmanın ötesinde okurda güçlü bir yakınlık uyandırır. Anlatı ormanından çıktığımızda dahi onları  gerçek birer insan gibi hatırlarız. Alışılmadık bir biçimde bizden ve tüm karmaşık doğalarına rağmen kabul edilebilirdirler.

Roman türünde olduğu kadar öyküde de bu mesele üzerine düşünen yazarlarımız oldukça fazla. Murat Gülsoy, Yazarın Belleği isimli öyküsünde “kendini bilme yeteneği” ile var ettiği bir karakter üzerinden üst-kurmacanın sınırlarını zorlayarak alışılmadık bir öykü kişisi ve anlatım tutumu geliştirir. Öykü kişisi, tıpkı rüyada olduğunun bilincinde olan bir insan gibi, kurmaca bir metnin sınırları içinde henüz yazılmakta olduğunun bilincindedir. Üstelik yazarının belleğinde onunla birlikte eş zamanlı olarak gezinebilme ve bir dedektif gibi ayrıntıları eşeleyebilme özgürlüğüne de sahiptir. Öykünün tamamının kendinin bilincinde olan bu öykü kişisinin ağzından aktarıldığına şahit oluyoruz. Elbette aktarım çift taraflı ilerliyor. Yani iki bilinç –yazar ve karakter bilinci- okura eş zamanlı olarak sunuluyor:

“Yukarıdaki sözleri ederken bellekteki yolculuğum sürüyordu. O koridorlarda gezinirken, yarım bırakılmış öyküler mezarlığı ile karşılaştım. İnsanın tüylerini diken diken eden, kasvetli bir yer. Burada, ölü doğmuş ya da yaşamasına izin verilmemiş öyküler, öykü kişileri, kurgular, olay parçaları gömülüydü. Bazıları inanılmaz derecede kısaydı. Kimileri birkaç cümleden ibaretti. Yazarımın bu mezarlığa sık sık uğramadığını hemen anladım. Belli ki burada, hayal âleminin sonsuz karanlığında ebedi uykularından kaldırılıp onlara bir kez daha can verildiği çok seyrek oluyordu. İçim ürperdi. Ya ben de bu mezarlıktaki yerimi çok geçmeden alırsam? Ya öykümün son noktasını göremezsem?”

Sıradan bir çember karakterin, daha doğrusu yazar bilinciyle sunulan karakterin varoluşçu sorgulamalarına rastlamak bizi pek şaşırtmaz çünkü kendisine biçilen rol gereği üzerine düşeni yapmakta olduğunu biliriz. Ancak kurmaca bir gerçekliğin içerisinde var olduğunun farkında olan, öz-bilinç sahibi bir karakterin kendi akıbetini bilme arzusu ve bu akıbetten endişe duyması son derece başka bir durum. Yazarın yarattığı karaktere bir çeşit irade tayin etmesi, kendini gizleyerek “bilinmek” istemesi aslında çok daha derin bir varoluşçuluğun izlerini taşır: 

“Şanslı olduğumu kabul ediyorum. Ve de bu yaratma işinin ciddi bir iş olduğunu düşünüyorum. Yani bilinç verdiğiniz bir varlığı canınız sıkıldıktan sonra bir tarafa atamazsınız. Mademki o kişiye bir farkında oluş ‘ihsan ediyorsunuz’, mademki Tanrı’ya özeniyor ve onun akıl almaz yaratıcılığını kendi küçük dünyanızda yinelemek istiyorsunuz o halde onu ortada bırakamazsınız! Onu yarım bırakılmış öyküler mezarlığına atmak, birini canlı canlı mezara koymaktan başa nedir?”

Bir başka Frankenstein vakasıyla daha karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Yalnız bu kez bu kurmaca yaratığın belirsiz ve alışılmadık yazgısını onu var eden kişiden değil bizzat kendi ağzından dinleriz. Öykü kişisi, varoluşunu beğense bile, bir yüze ya da bir isime sahip olmak istediğini dile getirir. İnsanların kendisini yüzüne bakarak tanımalarını, yüzünden okumalarını arzular. Ayrıca net bir olay örgüsünden de mahrumdur ve bu belirsizlik epey canını sıkar: “Gerçek bir kahraman olmam için şart olan serüven ne zaman karşıma çıkacak acaba? Belki Siz bilebilirsiniz sevgili okur. Ne de olsa sayfaları atlayıp benim geleceğimi görebilme hakkınız var.”

Gülsoy, anlatıda olay örgüsü klişelerini sorgulatırken öte yandan tahkiyenin bir olaya yaslanması gerektiğine dair gerçekliği de vurgulamış olur. Öykünün devamında yazar karakterine bir sahne hazırlar. Bir kadınla masada oturmaktadır öykü kişisi. Fakat belirsizlik içindeki bilme tutkusu onu öyle sıkmıştır ki yazarının bir sonraki hamlesini bekleyecek sabrı kalmaz. Masada tam karşısında oturan kadını bıçaklar ve anlatıdan yani yazarın kalemiyle belirlenen yazgısından kaçar. Bu beklenmedik hamle karşısında yazar bile şaşkındır. Firari bir öykü kişisinin peşinde koşmaktan kurguya bir türlü yetişemez. Öykü kişisi yazarın belleğinden firar etmiştir ancak kısa sürede buna pişman olur. Çok karanlık, çok daha belirsiz bir taslağın içerisinde kendi ifadesiyle "arafta" sıkışıp kalmıştır. Tekrar geri dönmek, yaratıcısının tayin edeceği tüm serüvenlere gözü kapalı atılmak ister. 

İşte anlatıcı sesinde meydana gelen ve giderek artan bu kısılmanın, çember karakterin “açık uçlu” yapısıyla farklı bir anlatım tutumu geliştirilerek nasıl telafi edildiğine şahit oluyoruz. Ayrıca öykü kişisi ile anlatım tutumu ilişkisinin sandığımızdan çok daha derin, karmaşık, birbirini geliştirip dönüştüren bir yapıya sahip olduğunu da söylemek mümkün. Kurgunun çift yönlü ve birbirine açımlanan bir tarzda ilerlediği anlatılarda yazar bir karakteri konuştururken aslında karakter de yazarı konuşturuyordur. Tıpkı aynaya baktığımızda,  aynanın da bize bakması gibi...

(Hece Öykü, Haziran 2017)



15 Kasım 2018 Perşembe

"Yaratmaktan beni peşinen yılgıya düşüren: ne diyeceğimi bilemememdir. Daha açık bir ifadeyle, formüle edilmemiş evrenle bilinç arasında köprümü nasıl kuracağımı bilemememdir. Bir dil türetmeliyim kendime."

-Exupery