21 Nisan 2022 Perşembe

Safiye Erol'la Karşılaşma

Her tuhaf karşılaşmanın bizim gelecekteki dirilmişliğimiz olduğunu, hiçlikten çekip çıkarılışımıza dair, tıpkı birer ulak gibi, karşımıza dikilmiş olabileceğini düşünürüm. Ne gözün kaydı aleladedir ne de kulağınki. Bellek dediğimiz şey yalnız geçmişin mi yurdudur? Hiç sanmıyorum.

Bir şey artık bende kaçınılmaz olmuştu. Gerçeğimin fevkine varmak, daha taşımakla sarhoşu olduğum ezeli bir şarabın kadehini aşkla kırmak, yalnız adını sarf ederek kendimi zengin saydığım hazinenin bizzat aslını son cevherine dek vakfetmek kaçınılmaz olmuştu. Yaşamın tefsirine ne zaman kalkışsam çoktan tamamlanmış bir kitabın idraksiz taklitçisi olduğumu gördüm. Benim yaşamdan okuduğumu içimdeki  öz çoktan o kitaptan okumuştu. Bense, hadsizce, bu yankıyı kendimden biliyor, mağarada çınlayan sesime hayran oluyordum. Fakat işte duvarlara çarpıp gelen tılsımlı sesim, kaynağa, sesin çıktığı o dehşetli oluğa sürükleyip bırakmıştı beni. Kendimi önce kendi yularımdan kurtardım ve oluktan sarkıtılmış o ışıklı ipe can havliyle tutundum. Bir giz balığı gibi derinlerin daha derinine öylece bıraktım kendimi.

Onunla karşılaştığım zaman, işte bu sarsıntılı ruh halindeydim. Kadıköy'ün rıhtımı boyunca dalgın yürüyor, caddenin karşısındaki azgın kalabalığa bakmadan doğruca Moda semtine geçiyordum. Hep yaptığım gibi belediyenin atık su arıtma tesisi boyunca düşünerek Mühürdar'a sapmış, Mühürdar'dan ağlayarak park içine doğru inmiştim. Üsküdar'ın Atik Valide'si ve Selimiye'si nasıl ruhumun doruklarını seyre durduğum mahfillerimse, Mühürdar ve Moda arası da derin dalışlardan sonra satha çıkıp soluklandığım müşfik bir kıyıydı artık benim için. O gün park öyle sessiz, deniz öyle durgundu ki, yukarıda sanki penceresi ardına dek açık bir evde çalan şarkıyı işitebiliyordum: "Hikayeyi tekrar edeyim sana/ gayret gayret hatırlasana/ ilk görüştük senle biz Moda'da/ Moda Moda Moda yolunda." Denize nazır Kadıköy Lisesi'nin önünden geçip yukarıya, çay bahçesine çıkan merdivenlere yöneldim. Daha çıkarken bir tuhaflık sezinledim. O tanıdık plastik masa ve sandalyelerin hiç birisi yok. Kırmızı şemsiyeler yok. Beyaz boyalı bir uçtan bir uca camekanlı dükkan yok. Ressam Şeref Akdik'in 1945 tarihli Mühürdar Bahçesi tablosuna benzer bir manzara var yalnızca. Büyük yemyeşil bir meşe ağacı, etrafında tahtadan, kırmızı ve yeşile boyanmış masa sandalyeler...  Bir yanda karşılıklı oturmuş bir çift. Diğer yanda, sabun köpüğü kadar beyaz yüzünü denize doğru dönmüş, geniş omuzlarına gri bir şal atmış oturan Safiye Erol... Kısa saçlarının şefkatle çevrelediği yüzünü bana dönmeden sanki Mühürdar yolu boyunca karşısında oturuyormuşum gibi birden, sakin bir sesle konuşmaya başlamıştı: 

"Satha çıkabilen her muzaffer dalgıcın ilk bâkir eseri deruni bir ihtizazdır, sevgili kızım. Seni candan tebrik ederim. Titriyorsun, yaklaş şöyle yanıma." 

İhtizaz... Bu öyle bir titreyişti ki söyleyene dek farkına varmamıştım. Öteden beri içimde meçhulden esen sayısız rüzgarın her cepheden yalazladığı mavi, titrek bir alev vardı. Sahiden üşüdüğüm için değil, tutuştuğum için titriyordum. Dostu Safiye Erol'a 'Pirdaşım' diye seslenen Samiha Ayverdi'nin "hasret küçük ateşleri söndürür, büyükleri yangına çevirir" sözü çınlıyordu kulağımda.  Öyle ya, bu bir tabiat kanunuydu. Titreyen ellerimi bacaklarımın arasına gizledim. Alev almış varlığımla onun az sonra bir sırrı fısıldayacak dudaklarına canımın kulağını verdim:

"Çoktandır unuttuğumuz bir şey var sevgili kızım. Eskiler, mistik kahramanlar sırasına sanatkârı da dahil ederlerdi. Yani sanatkar da tıpkı bir mistik kahraman gibi sır denizine dalan ve tekrar satha çıkmaya muvaffak olan biriydi. Öyle derunî bir titreyişi vardı ki onunla yalnız o meçhul derinliklerde geçirdiği macerayı nakledebilirdi. Fakat yazık ki benim yazdığım devirlerde sanatkarın mistik bir seferi olmadığı iddia edildi. Sanat için hüner yeter zannedildi. Adeta laboratuvarda ilmi tetkikin her uyanık insana açık olması gibi, sanatın da herkesin at oynatabileceği bir meydan olduğunu sandılar."

Fener Burnu'nda gün alçalmaya başlamıştı. Denizde ve yüzlerimizde gezinen sedefi bir pembelikle o dakika, içimize dönmüş, suskun bir tefekkür halindeydik. Şurada, yanı başında oturduğum bu serhatli ruh, daha gencecik yaşında gittiği Almanya'dan felsefe doktorası yaparak dönmüş, dostu Ayverdi'nin tabiriyle Garp'ın mürekkebini yalamış fakat Şark'ın geleneğine bağlı kalmıştı. Belli ki daha bir öğrenciyken bu iki medeniyetin mukayesesini yapacak endazeye sahipti. Mukayeseci her dimağ, tez ve antitezden sonra mutlaka bir senteze muhtaçtır. O da dağılmanın son safhasına giren her insan gibi birdenbire sentezi öğrenmiş, yaşayabilmek için bir merkez edinmişti. 1938’de yazdığı ilk roman, bu semtte, Kadıköy'de geçiyordu. Ona “Kadıköyü'nün Romanı” demişti. Diyebilirim ki insanın hakiki sesini böyle yansız duyuran çok az roman vardır. Bu roman bir semti ve biri diğerine aşık üç genci cisimleştirirken derinde bir sentez de örmüştü. Kadıköyü'nün gözde güzeli Bedriye, semtin ele avuca sığmaz, tabiat aşığı, insandan ve bilhassa kadından kaçan delikanlısına yani Burhan'a aşık olmuştu. Necdet'se tüm kalbiyle Bedriye'ye... İsimler değişir, hikayeler aynı kalır. Burhan, baştan ayağı tabiattı, ham erkek tabiatı. Tezini içgüdüyle tesis eden, sonsuz bir arzuyu sonsuz bir irade ile bağlayan kuvvetli bir mahluk. Bedriye, derin kadınca sezişiyle saçından tırnağına dek histi. İçgüdü ve hissin izdivacından ne olursa o gelmişti başlarına. Şiddetle birleştikleri gibi şiddetle ayrılmışlardı. Necdet'in varlığı, yanıp kavrulan bir us, kalple kavgaya girişmiş bir akıldı. Üçü bir arada düşünüldüğünde tabiat, sanat ve hakikatin birer senteziydiler. Safiye Erol’un insan benliğine doğru yaptığı bu ilk derin dalış, yine insana dair neleri ele vermiyordu ki…

Yeri geldi, ikinci romanı, Ülker Fırtınası'nı sordum ona. "Kendimi en çok ele verdiğim romandı." dedi utangaç bir gülümsemeyle. Romanda Nuran, aldığı Batı terbiyesi ve kendine mahsus şahsiyetiyle erişilmez bir kadındı. Fakat kaderin cilvesi, zaman değişse bile ruhundaki pederşahi hakimiyet hırsı dinmeyen, sığlığı nerede biter derinliği nerede başlar bilinmez bir adamı, udi Sermet'i sevmişti. "Atavizm, demiştim Nuran'ın çekildiği o büyük mıknatısa. Ne kadar Batılı, sizin tabirinizle modern yahut enternasyonel olursak olalım sevmelerimizde tüm ırsi sempatilerimiz uyanır, bir Şarklı gibi sevmek ve sevilmek isteriz. Fakat her şey bir temsildir kızım. O gün öyleydi. Eminim bugün de böyle. Nuran yani Nuran gibiler temsil istemezler, aşkın da elemin de hakikisini ararız biz."

Ciğerdelen romanındaki Cangüzel, atalarının aşk destanını boş yere kayda geçirmiyordu demek... İnsan, ‘tamamlayıcı maddeyi bulmadan vücuda gelemeyen kimya terkipleri gibi’, onu kendi varlığı içinde büsbütün tamamlayacak bir köşe taşını bulmadan büsbütün eksik… Bizde, bizim anlayışımızdan üstün bir tabiat unsuru olabileceğini tam oradan nişan alınıp vurulmadıkça bilmeyiz. Ve tekrar o kutsi noktadan vurulmayalım diye şimdinin içinde geçmişin pişmiş tuğlalarını örerek ilerleriz. O pişmiş, olgunlaşmış tuğlalar elbette önceki kuşakların kahrı ve fahrıyla böyle sağlam. Tereddütün ince bir damar olup o tuğlaları çatlatması ne mümkün... Paracelsus'un bir sözünü hatırladım: "Sağlıklı bir akıl, efendisinin iradesi olmadan içine girilemeyendir." Sağlıklı bir kalp de böyledir, diye ekledi Safiye Erol.

Moda sahili, ufku silinecek kadar kararmıştı ki kabloların ucundan sarkan çıplak ampuller ansızın yandı. Omzumu verdiğim sandalye etimi neredeyse kesmiş. Üzerine dirseğimi koyduğum kitabın sayfaları kırışmış. Beni daldığım alemden uyandıran bu akşam, kim bilir kaç sabaha bedel…


Sabitfikir, Mart 2022

3 Nisan 2022 Pazar

Uçan Halıdan Manzaralar: Baltimore'lu Bir Mistik, Robbie Basho

"-Coley:  Kayıp bir kabilenin savaşçısıydı. 

-Fahey: Ama kabileden tek kişi oydu. Onun derdi buydu."

Robbie Basho hakkında John Fahey'le yapılan bir röportajdan.


Yazıya başlarken Japon şair Matsuo Bashō'ya ait bir haiku'yu hatırladım: "Tapınağın çanı durur, ama ses yankımaya (duyulmaya) devam eder çiçeklerin taç yaprakları arasında." Kutsalın sesi, bizde böyle yaşar. Sanki dünyanın yaratılışında, bütün doğumlardan önce, henüz bir bedene bir isme doğmamışken duymuşuzdur o sesi ve burada, bilincimizin  taç yaprakları arasında çınlamaya devam ediyordur hâlâ. Biz o sesi, birçok şeyle karıştırırız. Sanrılardan katı ve sabit fikirlere, tabulara; ilhamdan vizyona, şiire, notaya kadar çeşit çeşit forma sokarız. Peygamberlerin işittikleri gibi işitemeyiz o sesi. Bizdeki boğuk ve bulanıktır. Bazen cılız, bazen aklımızı alıp götürecek kadar apaçık ve bazen baharda henüz açılan taç yapraklarını huşu ile titreten bir çiçeğin sesi kadar derinlerde...

“Kozmik özlerin lezzetini duyuyorum: doğanın renklerindeki tonu; müziğe atmosferini veren ruh hallerini. Benimki hurmadan yeni bir ısırık almak. Evrenin tadına bakabilmek için."


1940 yılında, Baltimore'da doğmuş yetim bir çocuğun hikayesi bu. Evlatlık alan aile ona Daniel Robinson Jr. ismini verir fakat gerçek adını kimse bilmiyordur. Ta ki o, arayışını müzikle birleştirip ruhunun köklerine doğru yola koyulana dek. Müzisyen arkadaşı John Fahey'nin söylediğine göre 60'larda bir dağın tepesinde uzun bir gece geçirdikten ve çok miktarda peyote (halüsinasyon gördüren bir kaktüs) yedikten sonra kendini Japon şair Matsuo Bashō'nun reenkarnasyonu olduğuna inandırır. Ve "Robbie Basho" işte böyle doğar.

Müziğini 12 telli gitarla ateşler Robbie Basho. Naylon teller aşk şarkılarına uygun olabilir fakat onun çelik telli gitarı, kıvılcım düşürür henüz tutuşmamış ruhlara. Arayışıyla iç içe geçen müziğinin kendine has durakları vardır: Japon dönemi, Hindu dönemi, ve ardından biraz blues… Sonra Amerikan Kızılderili dönemi ve nihayet Pers dönemi. Peşinde bir "özgünlük hayaleti" ile yürür. Özgün olmak, nasıl kişinin kendisine karşı dürüst olmasıyla ilgiliyse, Basho'nun müziği de kendisinin gerçekten sahip olduğuna inandığı geçmiş yaşamları içermesiyle bir o kadar özgün ve otantiktir. 

Basho, Cengiz Han için savaşmış bir asker olduğu inancı da dahil olmak üzere birçok geçmiş hayatı olduğuna inanır. Yetim bir çocuk, kendine bir köken bulmak konusunda hayal gücünü sınırsızca işletebilir.  The Falconer's Arm isimli albümünde giydiği kostümleri, işlemeli ve püsküllü çizmeleriyle geçmiş yaşamlarındaki rollerini canlandırır adeta. Bu kıyafetlerde kaçışla ilgili bir şey de vardır. Geçmiş yaşamları, çağdaş kahramanları, eski efsaneleri ve mitolojik figürleri özümsemek, onu acısından ve dünyevi varoluşundan uzaklaştırır.

Berkeley'de, herhangi bir mistik amaç için uyuşturucu kullanımına karşı güçlü duruşuyla tanınmış Hintli manevi öğretmen Meher Baba'nın takipçisi, gitarist Hank Mindlin ile tanışır. Ardından Meher Baba'nın California'daki manevi okuluyla bağ kurar. Baba'yı keşfettikten sonra Basho, uyuşturucu kullanan gitar öğrencilerine ders vermeyi dahi reddeder. Çin tıbbı, şifalı bitkiler, akupunktur, masaj gibi çeşitli şifa yöntemlerini dener ve birkaç kiropraktöre gider. Ruhundaki açlık için, bedenini sıkı bir perhize tabi tutmuştur.

John Fahey de dahil olmak üzere çevresindeki çoğu arkadaşı, Basho'nun manevi arayışının biraz şov olduğunu düşündü. Onun müziğini ve şiirini aşırı coşkulu olarak nitelendirdiler. Basho, tekinsiz bir tip olarak görüldü. Yalnızdı. Bazıları onun iki Asyalı kız arkadaşıyla yaşayan bir hanımevladı olduğunu söyledi ve bazıları onun ölene dek bakire kaldığında hemfikirdi. Fakat Basho, kadınlar karşısında ürkekti. Gerçekten aşık olup bir kadınla ömür sürmeyi çok istemişti. Arkadaşı Jones'un dediğine göre Basho, "kadınlarla ilişkilerinde başarılı olmadı çünkü gerçek, onun romantikleştirilmiş versiyonuna hiçbir zaman uymamıştı." 

Basho, klasik İran şiirine deyim yerindeyse aşık olmuştu. Mecnun için bir ağıt, Leyla için bir şarkı besteleyecek kadar belki, hakiki aşkın ne olduğunu anlamıştı. Elbette o aşkı Berkeley'de bulamayacağını da...

“Yıllarca yollarda anlamsızca bu türküleri söyleyerek, vaktimi sadece duygulanarak geçirdim. Sonra düşündüm, müziğin bir şeyler söylemesi, bir şeyler yapması gerekiyor. Ve böylece onun ne kadar yükseğe ve güzele gidebileceğini görmeye başladım.”

Basho'nun sinestezisi vardı ve tüm müzik tonlarını aynı zamanda renk olarak görüyordu. Notalarını renklerle adlandırıyordu. Mor gri, klasik blues'du. Koyu mavi, acıklı blues'du onun için. Dini siyah, kasvetli gül, meşe kahvesi, perdahlı karmin, kan kırmızısı, gün batımının cesur hardalı... Onun müziğinin notalarıydı.

"Bilincin tekamülünün başlangıcından bilincin içedönüşünün sonuna kadar, bir bütün hayat boyunca bir çok ölüm sanki tek bir hayattaki birçok uyku gibidir." 

Basho'yu da tesirinde bırakan Hintli mistik Meher Baba, bu sözleriyle Basho'nun duraklarını izah eder sanki. İnsan bilinci, tekamül etmeye bir kez başladı mı o bilinç içe yani öze dönene dek sayısız ölüm gerçekleşir. Hayattayken defalarca ölürüz. Ölmeden önce ölürüz. Bütün bu ölümler biricik yaşamımızda daldığımız uykular gibidir. Onlardan tekrar tekrar uyanırız, çözülecek sayısız bilmecesiyle bizi bekleyen yepyeni yaşamlara...

Basho'nun hakiki ölümü, erken gelir. 45 yaşındadır.  "Öz" suyu, tattıkça insanı susatan bir içkidir. Onu içtikçe insan kutsaldan zehirlenebilir. Etimiz dünyalı, omurgamız yani iskeletimiz ruhanidir. Biri erir gider, diğeri toprakta bir iz gibi kalır. Dünyevi hastalıklara etimizi, ruhani hastalıklara sinir sistemimiz tepki verir. Ruh, insanın iskeletinden bir elektrik gibi süzülür. Mistikler de kalplerinden sonra iskelet sistemlerinde duyarlar ürpertiyi. Kemiklerinden iliklerine dek sızan öz suyu, zamanla onları kaskatı hale getirir. Basho, belki atlas omurunda duyduğu bu kaskatılığı biraz olsun hafifletmek için bir kiropraktöre yani bir omurga terapistine gider. Tedavisinin bir yerinde terapisti içinde renklerin ve müziğin kaynadığı o başı ansızın, kuvvetle çevirir. Çıkan sesle birlikte Basho bir anda anlamsızca sayıklamaya başlar, boynundaki damarlardan biri yırtılmıştır. Daima arayışta olan bilinci göz kamaştıran bir ışığa doğru fırlatılmış gibi oracıkta kaybolur.

Varlığı bir tohum gibi çatlamıştır Basho'nun fakat müziği hâlâ onu dinleyen ruhların taç yapraklarında usulca yankımaya devam ediyor...