28 Ocak 2019 Pazartesi

Kötülüğe inan, kötüye değil;
bardağa inan, asla liköre değil;
cesede inan, insana değil
ve yalnız kendine, yalnız kendine, yalnız kendine.
Çoğuna inan, içinden birine değil;
vadiye inan, akan suya değil;
paçalara inan, bacaklara değil
ve yalnız kendine, yalnız kendine, yalnız kendine.
Pencereye inan, kapıya değil;
anneye inan, ama dokuz aya değil;
kadere inan, iyi zara değil,
ve yalnız kendine, yalnız kendine, yalnız kendine.
Dürbüne inan, göze değil;
merdivene inan, asla basamağa değil;
kanatlara inan, kuşa değil
ve yalnız kendine, yalnız kendine, yalnız kendine.

César Vallejo



İnsanı çocuklara bölen öfke,
çocuğu eşit kuşlara bölen,
kuşu, küçük yumurtalara;
yoksulun öfkesi
bir zeytin taşır iki üzüme karşı.

Ağacı yapraklara bölen öfke,
yaprağı, eşit olmayan tomurcuklara bölen,
tomurcuğu, görünmez gözeneklere;
yoksulun öfkesi
iki ırmak taşır bir çok denize karşı.

İyiyi kuşkulara bölen öfke,
kuşkuyu, benzer kavislere bölen,
kavisi, umulmayan mezarlara;
yoksulun öfkesi
bir çelik taşır iki hançere karşı.

Canı bedenlere bölen öfke
bedeni, benzersiz organlara bölen,
organı, sekiz düşünceye;
yoksulun öfkesi
bir yanardağ ateşi taşır iki kratere karşı.

Cesar Vallejo

Çeviri: Ülkü Tamer

"Two individuals who are quiet to the same degree have no need to talk about the melody that defines their hours. This melody is what they have in common in and of itself. Like a burning altar it exists between them, and they nourish the sacred flame respectfully with their occasional syllables."

-Rainer Maria Rilke


Kimi derin derin bir uykuda
Kimi de sonsuz bir yolculukta…

20 Ocak 2019 Pazar

"Bir kış akşamı bana gelsen, birbirimize sarılıp camların ardından karanlık, buz tutmuş sokakların ıssızlığına bakarak, bilmeden birlikte yaşanan masal kışlarını ansırız. Gerçekten, senle ben, aynı büyülü patikalardan korkak adımlarla geçtik, birlikte kurt dolu ormanlara gittik, aynı periler, kulelerden sarkan yosun tutamlarından bizi gözledi, kargaların uçuşmaları arasında. Ve belki ikimiz de oradan, bizi bekleyen gizemli yaşama doğru baktık. İlk kez orada, içimizde çılgın, taze istekler titreşti. “Ansıyor musun?” diyeceğiz, sıcak odada yavaşça birbirimize sarılarak ve sen bana güvenerek gülümseyeceksin, dışarıda rüzgârın sarstığı saçlar hüzünlü bir ses çıkarırken. Ama sen -şimdi ansıyorum- eski adsız kralların, devlerin, büyülü bahçelerin masallarını bilmezsin. Kaçırılıp, insan sesiyle konuşan gizemli ağaçların altından geçirilmemişsindir hiç, ne ıssız bir şatonun kapısını çalmışsındır ne de kutsal teknenin beşiklik ettiği doğu yıldızlarının altında uyumuşsundur. Camların ardında, kış akşamı, büyük olasılıkla sessiz duracağız, ben ölü masallara dalacağım, sen benim bilmediğim başka tasalara. “Ansıyor musun?” diye soracağım sana, ama ansımayacaksın."


Boşuna Çağrı, Dino Buzzati

16 Ocak 2019 Çarşamba

Kahramanın Eylemsizliği


Zamanın başlangıcına dair anlatılan ilk anlatıdan, yani yaratılış öyküsünden bu yana bütün anlatılarda kahramanın sonsuz bir yolculukta seyredip duracağı düşünülürdü. Doğumu önceden müjdelenirdi ve onun dünyaya gelişi asla ama asla sıradan bir olay olmazdı. Kahraman, vakti geldiğinde onu kendisi yapacak olan görkemli ve uzun soluklu bir maceraya atılmak zorundaydı. Ya sirenlerin çağrısı gibi tehlikeli ya da titreyerek gördüğü bir düş gibi mukadder o çağrıya kulak verir, eninde sonunda tereddütsüz yola düşerdi. Kimi zaman çağrıya kulak asmadığı olurdu elbette. O zaman da başına gelmeyen kalmazdı. Neticede, yolculuk sürer, mitsel/geleneksel anlatının başkişisi olan kahraman, durmaksızın devinir, bir dizi sınanmadan geçer, çıkışsız gibi görünen labirentlerden, birbiri ardına açılan kapılardan ve o kapılardaki eşiklerden aşarak kurtarılmış bir dünyaya varırdı. 

"Tıpkı bütün mutlu aileler gibi tüm mitler ve kurtarılmış dünyalar da birbirine benzer." Hikayeler farklı yerlerde farklı zamanlarda söylenmiş olsalar da aslında hep aynı şeyi anlatırlar. İlksel bir kahraman ya da aşık bir kahraman, imparator ya da tiran, aziz yahut dünyayı kurtaran bir kahraman... Aynı şeyin peşindeydiler şimdiye dek. Fakat mitlerin ve geleneksel anlatıların tüm bu vasıfları haiz, mahut kahramanına oldukça uzun bir süredir rastlamıyoruz. Hatta kendisini eskisi gibi pek aramıyoruz da. Peki, bu sonsuz yolculukta, dünyanın değişen değişmezliğinde, edebi türlerde ve kurgu evreninde, bilhassa öyküde kime dönüştü bu kahraman? Yanıt basit; dönüştüğümüz her kimse, ona dönüştü. Kendi kurtarılmış dünyasından çıkıp aramıza karıştı. Bekli de sonsuz yolculuğu esnasında küçük yaşantıların dar bir fragmanına sıkışıp kaldı. Orada bizi birebir taklit ettiğini söylersek haksızlık etmiş oluruz. O, şimdinin kısacık tarihinde varlığını “potansiyel bir kahraman” olarak sürdürmeye devam ediyor. Sadece artık ayağa kalkacak ve dünyayı kurtaracak takati yok.

 Lüzumsuz, Niteliksiz ya da Mütereddit Kahraman 

“Bütün imkânlara eşit mesafeyle yaklaşan ve böylece onları gerçekleştirmenin sınırında tıkanan bir figür.” 

Joseph Vogl bu cümleleri Tereddüt Üzerine başlıklı çalışmasında Musil’in Niteliksiz Adam romanındaki kahraman adına sarf ediyor. Ona göre "niteliksiz adam", daha ziyade, "adamsız nitelik"tir. Hem bir şeyi eyleme geçirmenin hem de sürüncemede bırakmanın eşitlendiği, kararlı bir hayatın ne onaylandığı ne de yadsındığı dar bir eşiğin yanı başındadır bu karakter. Kısacası bizim bildiğimiz kahramanlardan çok farklıdır. Robert Musil'in bu romanının da yarım kalmış bir eser olduğunu düşününce çok daha manidar bir durum ortaya çıkıyor aslında. 

Kendi edebiyatımızda bu tip kahramanlara ve anlatılara artık daha sık rastlıyoruz. Hemen her öykü bir tereddütün öyküsü olup çıkıyor. Şüphesiz en güzel örneğini, bercestesini, seneler öncesinde Sait Faik’in Lüzumsuz Adam adlı hikayesinde görebiliyoruz.

“Ben bir acayip oldum. Gözüm kimseyi görmüyor, kimsenin kapımı çalmasını istemiyorum. Dünyanın en sevimli insanları olan posta müvezzilerinin bile…” 

Bu sözlerle başlar hikâye. Ve hikâye kahramanı, daha en baştan kendisine gelebilecek her türlü çağrıyı reddettiğinin işaretini verir. Onun için yolculuk değil, gezinti vardır. Yolculuk uzun solukludur. Çoğu kez planlanmıştır üstelik. Gezinti ise kısa süreliğine yapılan amaçsız, tekinsiz bir yürüyüşten, bir aylaklıktan ibarettir. Ancak kahramanımız, yani Lüzumsuz Adamımız bu kısa süreli gezintiyi dahi yapamayacak kadar içe dönük, durağan bir portre çizer anlatı boyunca. Öyküde bahsini ettiği sokaktan aceleyle geçer. O sokakta yaşayan esmer Yahudi kıza karşı olan alakası onu hem çeker hem de tuhaf bir şekilde alıkoyar. Geleneksel anlatılarda aşık kahramanın yaptığı gibi, kadının peşinden gitmez, aksine usançla peşini bırakır. Kurtarabileceği bir dünyası, uğruna savaşacağı bir iktidar ve bir kadın yoktur. Haliyle şöyle söyler: “Kendimi peşimi bile bıraktım.”

Anlatı içinde olay örgüsünü aralıksız işleten, öyküyü alıp sürükleyen bir kahraman yerine bu şekilde durağan ve neredeyse eylemsiz olmayı tercih eden bir kahraman/karakter daha çok “iç sesli” bir anlatıcıya olanak sağlar. Olayları yalnızca kendisinden dinlediğimiz, kendi kendine konuşan bir ‘ben anlatıcı’yla karşı karşıya kalırız. Aristo ve biçimciler hatta bazı yapısalcılar karakter yaratımını olay örgüsünün bir işlevi gibi görüp karakteri öykünün bir sonucu olarak ele alırlar. Ancak hiçbir şeyin tam anlamıyla olup bitmediği, ben anlatıcının etkin olduğu modern bir anlatıda karakterin değil tam aksine öykü ya da olay örgüsünün türetilmiş olduğunu söyleyebiliriz. 
              
Mütereddit Kahraman, dışında akan hayata karşı kendi konumunu koruma eğilimindedir. Onun durağan, dışarıdan bakıldığında neredeyse eylemsiz görünen yaşantısı kendi iç dinamikleri düşünüldüğünde ciddi ve yorucu bir zihin uğraşından ibarettir. Aristo’nun karakter kuramıyla alakalı “sanatçılar eyleme girişen insanı taklit eder.” şeklindeki tespitini böylesi anlatılar için “eyleme girişemeyen insanın taklidi” olarak ele almak mümkün. Tam anlamıyla eyleme girişemeyen, labirentin bir bölmesinde ya da herhangi bir eşikte tıkanıp kalan kahramanlardır bunlar. Eşik, ne içerisi ne de dışarısıdır. Kahraman bir adımı içeride bir adımı dışarıda öylece durur. Zaman dışında akar. Ve “eşik” dediğimiz mekân/konum aslında kahraman için hem keyfi hem de zorunlu bir mekân olup çıkar.  Çağrıyı geri çeviren, sınanmayı reddedendir aynı zamanda. O halde kahramanın içinde bulunduğu o eşiği, “müteredditin yuvası” olarak adlandırmak gayet yerinde olur. O, yuvasında potansiyel bir kahraman olarak dar bir yaşantı sürdürür. Böylece “Jack of all trades, master of none.” “Her şeyin ehli, hiçbir şeyin ustası” şeklinde çevirebileceğimiz deyimi ilk anlamıyla karşılayan bir karakterin varlığına şahit oluruz. On parmağında on marifet vardır fakat sergilemez/ sergilemek istemez. Kahraman ne kendini, ne bir başkasını, ne de içinde yaşadığı dünyayı kurtarmayı düşünür. Zaten düşünse dahi bunu eyleme geçirecek itici güçten yoksundur.

Oğuz Atay’ın, gerçekleştirilememiş hayallerin hüznünü yaşayan ve gençliğinde kendini eylemci olarak tanımlayan bir matematik profesörünü anlattığı Eylembilim adlı kitabında da sözünü ettiğimiz potansiyel kahramanın izini sürmek mümkün. Anlatıda üniversite bünyesinde gelişen ve siyasi olduğu anlaşılan bir eylem konu edilir.  Bu eylem aynı zamanda kahramanın çevresinde gelişen olaylar ağını örer ve kahramanı sarmalar. Anlatı kahramanı Prof. Server Özbudak, eyleme katılmakla eylemsiz kalmak arasında tereddüt yaşamaktadır. Aslında tam anlamıyla arada kalmış bir kahramandır o. Cesur ve atılgan değildir. Bir eyleme doğru gidiliyordur ve “bilim”, “eylem” tarafından kuşatılmıştır. Server Özbudak konumunu korumakla eyleme geçmek arasında mütereddit,  gidip gelir. Bir bilim adamı olarak kişisel eylemleriyle toplumsal eylemleri ayırt etmesi gerektiğini düşünür fakat bu fazlaca düşünme hali onu olduğu yerden kıpırdayamaz noktaya getirir. Onun söz konusu eylemsizliğini tetikleyen kültürel bir aradakalmışlık da sezilir anlatıda. Ne tam anlamıyla gelenekçi ne de modernisttir. Kendi tabiriyle korkağın biridir:

 “Ben korkağın biriydim: maşrapayla rakı içenlere klasik Batı müziğini anlatacak cesaret yoktu bende. Herkesle herkes gibi olmanın rahatlığına kapılırdım kolayca.”

Eylembilim Oğuz Atay’ın tamamlamaya ömrünün vefa etmediği eserlerden aynı zamanda. Musil’in yarım kalmış eseri Niteliksiz Adam gibi… Kahramanla anlatının akıbeti nasıl da kesişiyor.

Günümüz  anlatılarının kişileri geleneksel kahramandan farklı olarak bir “eylem hayaleti”yle var oluyor. Daimi bir potansiyel taşıyan fakat pratikten yoksun... Bu yoksunluk kimi zaman keyfiyetten kimi zaman talihsizlikten kaynaklanır. Ancak çoğunlukla aşılması güç bir tereddütün eseridir. 

“Tereddüt: olmamış olanın belleği, asla şimdisi olmayan bir geçmişin anısı veya henüz olmamış aksiyonların ve eylemlerin ön anısı.”

Kahramanımız sonsuz yolculuğunda, “olmamış  olanın belleğinde” yaşamaya başladığı an yolculuk kesintiye uğradı. Daha doğrusu kesintiye uğradığını sandığımız o yolculuk çatallanıp kendi içine açıldı. Artık günümüz anlatı kişilerinin sonsuz yolculuğu, hepsinden en önce, kendi içlerinde uzayan ve biz okurlarınkine ulanan o karmaşık yoldan ilerliyor.  


(Post Öykü, Mart-Nisan 2017 sayısında yayımlandı.)








Am I in love? -yes, since I am waiting. The other one never waits. Sometimes I want to play the part of the one who doesn’t wait; I try to busy myself elsewhere, to arrive late; but I always lose at this game. Whatever I do, I find myself there, with nothing to do, punctual, even ahead of time. The lover’s fatal identity is precisely this: I am the one who waits.

Roland Barthes, A Lover’s Discourse: Fragments 



14 Ocak 2019 Pazartesi

"Bu yol da dönüp duruyor Şeker-Adam. Vur tarlalara, kızarmış balık kokularına doğru dümdüz yürü. Kasabanın ışıkları onu karşılamaya çıktı, ateş böcekleri gibi doldular yüzüne. Kasaba sekiz kilometre, iki kilometre daha, tak tak, kara kızın kapısındasın.
Hadi gene yola dönelim, bak, o da düz gidiyor artık. Şeker-Adam kasabaya girdi. Katırların üstünde yaşlılar, yürüyen gençler herkes yol verdi kanatlanmış ayaklara. Katırlar arabalarına sokuldu, yolun ortasında eğlenenler hep kenara çekildiler, o geçsin diye.
"Nedir bu acele, Şeker-Adam?"
"Aman tozum sizi kör etmesin, zenciler. Yolu tuttum bir kere."
"Nereye Şeker-Adam?"
"Kapısının önünde bekleyen bir sevgilim var. Bekletilmeyi sevmez hiç."
"İyisi mi, yavaşla sen biraz, dumanı tütmesin böyle ayaklarının, Şeker-Adam, beyazların kasabasına giriyorsun. Ayaklarına basan zencileri sevmezler de."
"Güneş battı mı, kendimin olurum ben, hep kendi işlerime koşarım. Durup da insanların rengine bakamam artık."
Yaşlılar dilini şaklattı, katırlar tırısa kalktı. Bu koca tilkinin sözlerinden hoşlanmadılar."


Şeker- Adam Beechum | Erskine Caldwell