27 Mayıs 2018 Pazar


Yirmili yaşlarımın henüz başlarındaydım. Leonard Cohen'le aşka, yenilgiye, yaşamın kendine has yanlarına, küçük şeylerin görkemine, yalnızlığa ve esrikliğe dair çok özel bir dostluk geliştirmiştik. Müzik, hasbahçemiz, şiir yoksunluğumuzdu. Duvarları kağıttan bir evde yaşıyorduk. Yabancıları seviyor ama yine de muskalarımızı kuşanmadan onlarla birlikte olmuyorduk. Cohen beni Catherine Tekakwitha'ya benzetiyordu. Bense Pawel Pawlikowski'nin İda'sına benziyorum diye inat ediyordum. (Acaba o filmi hiç izlemiş miydi?) Yolculuklardan hoşlanıyorduk. (Tıpkı Breavman ve Krantz gibi.) Radyoda rock'n roll çalıyorsa içimizdeki özlemi, Handel çalıyorsa ihtişamı anlıyorduk. Mistik arayışlarımız da birbirine benzerdi üstelik. Onun içinde bir keşiş, benim içimde bir derviş yaşıyordu. Yaşlandıkça bilge bir kaplumbağayı andırmaya başlamıştı. Hemen her gece uyumadan önce, "Tanrım, hazırım." diyordu. Belli ki insanların onu bilinmeyen yönleriyle anlatmaya başlayacakları gün yakındı. Bir ölünün sırlarını açığa çıkarmaktan tuhaf bir haz duyarız. Nasılsa hayatta olmadığına göre söz ya da sır hükmünü yitirmiştir diye düşünürüz. Cohen bunu biliyordu. (Everybody knows) Giderken yanında pek fazla sır götürdüğünü sanmıyorum bu yüzden.



23 Nisan 2018 Pazartesi

"Günün birinde Cuang Cou, bir kelebek olduğunu, neşeli, hayattan memnun bir kelebek olduğunu rüyasında görmüş. Bu kelebeğin Cuang Cou'dan haberi bile yokmuş. 

Birdenbire uyanmış, bir de görmüş ki, gerçekten Cuang Cou imiş. Şimdi, artık Cuang Cou rüyasında bir kelebek mi olmuştu, yoksa bir kelebek rüyasında kendini Cuang Cou olarak mı görüyor, bunu bilemiyormuş.

Bir kelebekle Caung Cou arasında fark vardır. Fakat, ne dersin, varlıklar işte böyle değişirler."




Philosopher watching a pair of butterflies, 1819, by Katsushika Hokusai


19 Nisan 2018 Perşembe

"Özdeyişlerle düşünmeyen ve konuşmayan, fakat özdeyişlere göre yaşayan; yaşama karşı özdeyişler gibi, aphorismenoi ve segregati (ayrılmış, kopmuş) yaşayan, insanlarla birlik olmadan, üzüntü ve neşelerini paylaşmayan biz; hayatla ayrı telden çalan, bu yüzden de gecenin sessizliğinde bir araya gelen yalnız kuşlarız, yaşamın kederi, günün uzunluğu ve zamanın sonsuzluğu bizden sorulur; biz, sevgili symparanekromenoi, aptalların sevinç ve mutluluk oyunlarına inanmayanlarız, biz mutsuzluktan başkasına tapınmayanlarız..."

(Kierkegaard'un bahsettiği de bir çeşit mutluluk elbette. Kendi kalabalığında dingin bir yaşantı kuran insanın mutluluğu. Mutsuz insanın mutluluğu.)

12 Nisan 2018 Perşembe

Gerçeklik Denen Safsata 


Sainte-Beuve, Madam Bovary eleştirisinde Flaubert'e, "Kitabında eleştirdiğim, iyinin fazlasıyla eksik olmasıdır," diye yazar. Ve devamında lafı şuna getirir: Madam Bovary, üstün zekalı, yüreği kıpır kıpır ve canı fena halde sıkılan bir kadın olarak neden kendini çalışkan bir hayırsever olmaya adamaz?

George Sand de mektubunda hemen hemen aynı şeyi söyler: Flaubert, kahramanlarına karşı beslediği duyguyu neden saklıyor? Neden romanında "kişisel doktrinini" göstermiyor?

Israrla demek istedikleri şey şu aslında, teselli etmiyor, ahlak dersi vermiyorsa tüm bu yazdıkların gerçekte neye yarıyor? Yergilerin neyi onarıyor?

Flaubert ise, ders niteliğinde bir yanıt verir bu eleştirilere. O, romanlarını kendi değer yargılarını iletmek için yazmıyordur. Onun derdi başkadır:

"Ben her zaman şeylerin ruhuna inmeyi istemişimdir."

Sevgili Milan Kundera, (ki onun romancılığı da en az Flaubert'inki kadar önemli bir okuldur benim için) bir zamanların "sosyalist gerçekçiliğinin" eğitici söylemlerini hatırlatan bu ahlak dersiyle dalga geçmenin çok çekici geldiğini söyler açık yüreklilikle. Ne yalan söyleyeyim bana da inanılmaz çekici geliyor. 

Peki, biz Flaubert'den bu yana şeylerin ruhuna ne kadar inebildik? Ve şimdilik ne bulduk orada? 

Şöyle sıralayabiliriz: 

Gerçeklik bir safsatadır.
("Mecaz oldu hakikat, hakikat oldu mecaz" diyen Sadullah Paşa bile  bizden evvel farkına vardı olacak olanın.)

Komik yoktur. (Bundan sonra bütün gülmeler, komik bir durumdan değil, bir komik yokluğu'ndan kaynaklanacak. Geçmişte bile insana nadiren yüzünü gösteren gerçek "komik" tamamen yok oldu. Yokluk kendini hissettirdikçe dünya sadece gülmemesi gereken şeylere güler hale gelecek. Kahkaha, artık komik olmayandan yana!)

Aşk, yalnızca bir nostaljidir. (Arzu, onu öldürmüştür. Ne yasa, ne gelenek, ne de inanç buna engel olabildi. Kundera'nın dediği gibi, şimdi her şeye izin vardır ve tek düşman kendi çıplak kalmış, büyüden yoksun kılınmış, maskesi çıkarılmış bedenimizdir. Bu yüzden öyle aşklar artık filmlerde, romanlarda bile olmayacak. Yalnız bir maziden ve özleyişten bahsedilecek belki. Çünkü aşk, aşk özleminden başka bir şey değildir artık.)

Önemsiz, önemlidir. (Flaubert'den itibaren şeylerin ruhuna inen romancı/yazar Kafka durağında bir dönüşüm geçirdi. Ardından Camus'nün aynasında kendine yabancılaştı ve yoluna bir "Homo Absurdus" olarak devam etti. Ya şimdi? Elbette o aynada kendine dil çıkarıyor. Yoksa kendisine dil çıkaran aynadaki mi? Hangisi gerçek? Bu soru önemsiz. Öyleyse, yaşasın önemsizin önemi!)

Nonsence is the new sense. ("Bu bahsi derinleştirmek isterdim ama sözlerimin âlimâne olmasından korkuyorum.")

Peki, yeryüzünde bunca acı ve ölüm? (Hep olacak, değinsek de değinmesek de. Hem artık onlar bizim gündemimizde değil, biz onların gündemindeyiz. Şimdi gidip bizi onlardan sormalı.)

Liste böyle böyle uzar gider ama bu meseleye akşam akşam neden değindim? Sebebi pek de tanımadığım birinden aldığım bir mesajdı. Gönderen tüm samimiyetiyle benim için epey üzülüyordu. Anlaşılan durumum vahimdi:

"Gerçeklikten kopmaya başladığını gözlemliyorum. Belirtmek istedim. Bakışlarına kadar sinmeye başladı. Yazılarını ve bakış açını gerçek-dışı ve çöldeki kumlar gibi görüyorum. Hiç kimseye bir faydası olmayacak."

Ne diyeyim. Gerçekliğe bir itimadım olduğunu sanmasına üzüldüm. Ama öte yandan bir sanrısı olmasına sevindim. 

Zamanında sanat için samimi bir yakarış arayışına düşmüştüm. Nasıl bir yakarı bulmalıydım ki, yaratmayı, çoğaltmayı, yalnız ve yalnız sanatın muhatabı olarak başarabileyim. Üstelik bu yakarış "Allah'ım, bana eşyanın hakikatini göster." kadar içten ve anlamlı olmalıydı. Çok geçmeden bulmuştum:

"Tanrı, şeyleri sadece oldukları şey olarak görmekten korusun bizleri. Sanrı da, en az tanrı kadar, bizimle olsun."





26 Şubat 2018 Pazartesi

 Soğuk Kış Gecesinde / Der Shabe Sarde Zemestani


Soğuk kış gecesinde
Güneşin ocağı da yanmıyor kandilimin sıcak ocağı gibi
Ve kandilim gibi
Hiçbir kandil ışık saçmıyor
Ne de gökte parlayan soğuk ayın ışıltısı
Kandilimi yaktım gidip geldiğinde komşum karanlık bir gecede.

Ve soğuk bir kış gecesiydi,
Rüzgar sarıvermişti çam ağaçlarını
Sessizce yığınların arasında
Benden ayrı yitip gitti bu patikalarda.
Ve bu hikaye hala hatırlanır
Ve dudaklarımda asılı durmakta bu sözler:
"Yakan kim, yakılan kim?
Kimdir yüreğindeki bu hikayeyi biriktiren?"
Soğuk bir kış gecesinde
Güneşin ocağı da yanmıyor kandilimin sıcak ocağı gibi.




Nima Yuşiç (1897 - 1960)

11 Şubat 2018 Pazar


"Mitler, göklerin müziği. Tınının adını veremesek de ona göre dans ettiğimiz bir müzik. 
Ne yaparsak yapalım onun nakaratını duyarız."  - Joseph Campbell 

Dün akşam haberlerde izlemiştim ama olayı dehşetle hatta tuhaf bir hayranlıkla izleyince haberin detaylarını kaçırmışım anlaşılan. Aradım, o görüntüyü bir türlü bulamadım. Sanıyorum Afrika'daydı. Bir tören/kutlama sırasında gayet ihtişamlı çadır benzeri bir şeyi üzerinde bezden bir tenteyle, metal saplarından tutup taşıyan ve kalabalığın arasında ritmle yürüyen dört beş kadar kişi, bir anda elektrik akımına kapılıyorlar. Çadırın ortasında onlarla beraber yürüyen çocuklar da var. Her şey bir anda oluyor. O metal direkleri tutanlar aynı anda, neredeyse törensel bir uyumla toprağa basan ayaklarından ansızın alev alıp yere yığılıyorlar. Onları izleyen ve kameraya alan topluluk buz kesiyor. Tentenin altında yürüyen çocuklar hayattalar, şaşkınlık ve korkuyla sağa sola kaçışıyorlar. Sahiden insanda dehşet uyandıran ama bir o kadar da büyülü bir şey. Söz konusu olay modern zamanlarda geçmeseydi oradaki kalabalık akıma kapılan o dört beş kişinin göksel bir müdahaleyle ayaklarından ateşlerle yere çivilendiklerini, dünyevi hiçbir günaha/karanlığa bulaşmamış olan çocukların nasıl da korunduklarını, kim bilir nasıl bir lanetle karşı karşıya olduklarını ve bunun nasıl korkunç bir tehdit, bir uyarı olduğunu düşünecekti şüphesiz. (hatta belki düşünmüşlerdir de.)

Şimdi, Michel Tournier okurken rastladığım bir pasaj bana bu haberi yeniden düşündürdü. Şöyle diyor Tournier, ki hiç de haksız sayılmaz: "Bir halkın fakirliği kutlamalarının ihtişamıyla ölçülür. Tersine, hayat standartlarının giderek artması kutlamaların giderek azalmasını getiriyor."

Görkem, ona en çok ihtiyacı olana açar kapılarını. Üstelik bizim kaygılandığımız kadar yüce bir estetik değer falan da gütmez. Yeryüzünde kutlamalara, ritüellere, yerli-yersiz şenliklere en çok acının tazeliğini koruduğu, insanın ve ölümün koyun koyuna yaşadığı coğrafyalarda rastlamamıza şaşırmamalı. Mitler tam da buradan doğmuyor mu? Fakir ve ilkel olanın yaşamla, bilinmeyenle, kendisiyle taban tabana zıt olan ihtişamla arasındaki o sıkı bağ, yaşam standartlarını giderek yükselten, her şeyi kendi içinde açıklığa kavuşturan ve iflah olmaz bir can sıkıntısıyla kıvranan uygar insanda bulunmayacak hiçbir zaman. Ölümü ve yaşamıyla bizi hayrete düşüren, bize ölüm ve yaşam üzerine düşünmeyi bahşeden yine ve sadece "ilkel"in kendisi olacak.




                
                                                                                                        

30 Kasım 2017 Perşembe

Mirabeau Köprüsü

"Seine akıyor Mirabeau Köprüsü’nün altından 
Ve şu bizim aşkımız
Olur mu durasın şimdi anımsamadan 
Sevincin geldiğini ancak acının ardından

Çalsana saat insene ey gece 
Günler geçiyor bense hep aynı yerde

Yüz yüze duralım böyle elin elimde kalsın 
Ve aksın dursun 
Sonsuz bakışlar dalgalar yorgun argın 
Köprüsü altından kollarımızın

Çalsana saat insene ey gece 
Günler geçiyor bense hep aynı yerde

Aşklar akıp gidiyor şu akarsu gibi 
Akıp gidiyor aşklar 
Hayat öyle durgun öyle yavaş ki 
Ve umut nasıl zorlu nasıl depdeli

Çalsana saat insene ey gece 
Günler geçiyor bense hep aynı yerde"

Guillaume APOLLINAIRE 
Çeviri: Cemal SÜREYA

Leos Carax-Köprü Üstü Aşıkları