26 Mart 2022 Cumartesi

Burhan "ızdırap" kelimesini kendi kendine yavaş sesle birkaç kere tekrarladı, sonra Fransızca "la souffrance" dedi, içini çekti.

- Bir zamanlar bu mevzû beni çok meşgul etti. Garp memleketlerinde tanıdığım münevver insanlar arasında bir anket yaptım. Muhtelif milletlerden şahsiyetlere şu suali sordum: Hayatınızda şiddetli bir hicrâna zebun olunca ne yaparsınız?

Alman, teknik bir cevap verdi: Hicrânı eskitirim, düşüne düşüne yıpratır, öldürürüm.

Fransız, zehire karşılık panzehir, dedi. Hicranım nisbetinde zevk ve saadet ararım. Her saniyeden lezzet ve tatlılık toplarım.

İngiliz dedi ki: Seyahate çıkarım, bir fen heyetine katılırım, mesela Tibet'e giderim.

Kabarık saçlı, ateşli bir Mısırlı: O hicrana sebep olanı gebertirim, dedi.

Hintli, tasavvufa saptı: Büyük ızdırap, büyük insanların nasibidir. Beşeri elemlerle ruh, tekrar tekrar dağlandıktan sonra Allah'ı özler, arar ve bulur.

Japon, gözlerinin daracık yırtmacından, müstehzi mi ciddi mi pek anlaşılmayan bir bakışla beni süzdü, dedi ki: İnsanın ruhu azgın ihtiraslara tepişme meydanı değildir. Ruh temiz ve serin kalmalıdır. Yüksek insan fazla bir ızdırap duyamaz. Müzmin hicranlar gayri ahlakidir, iptidai, barbar ruhların nişanesidir.

Necdet sordu:

- Bu fikirlerin hangisini doğru buldunuz?

-Nokta-i nazar meselesi... Hepsi doğru. Japon'un cevabı en ziyade hoşuma gitti.

- Ya Türk? Bir Türk'e sormadınız mı?

-Sormaya ne hacet? Kendim Türk'üm. Ben de bu ızdırap mevzunu ölçtüm, biçtim ve dedim ki: Büyük ıztırap kaderin bize gösterdiği itibarın miyârıdır.


Kadıköyü'nün Romanı - Safiye Erol

12 Şubat 2022 Cumartesi

Seni Unut: Ian Dreiblatt ile Karşılaşma

Gün, işaretlerle başlıyor. Daima... Yıkamadan önce içindeki kurumuş telve yumuşasın diye suyla doldurduğum fincanımda, dikey baktığımda Çinceye, yatay baktığımda Sanskritçeye benzeyen bir yazı (belki bir şiir) beliriyor. Düşünüyorum: Şu yeryüzünde biçimi sezmeseydik kolay kolay ad verebilir miydik şeylere?

Şiirin dilde bir gerilemeyle daha doğrusu içe çekilmeyle yazıldığı zamanlardan sonra, şiirin insanın yüzünde bir tokat gibi patlamasını arzulayan Mayakovski, bugün atom bombasından sonra insan ruhunun patlayan şeylere karşı temkinli olmakta ne kadar haklı olduğunu eminim anlayabilirdi. Biz artık sessizlikte iz sürüyoruz. İşaretler, bizi bir yere çıkarmıyor. Ama biçim bir arada tutmaya yetiyor.

Issız düzlüklerde gezinen şiir

Antik çağların ıssız düzlüklerinde, pastoral ezgilerinde, büyülü ormanlarında gezindi şiir. Savaş meydanlarında, arenalarda çarpıştı. İpeklere sarıldı, altın keselerine sokuldu. Kutsal mekanların duvarlarına asıldı, parşömenler üzerine kıvrılıp uzandı, kimi zaman bir kadın bedeninde yaşadı ve kimi zaman bir erkek bedeninde. Gücü de sınadı, güçle de sınandı. Kamış kalemlerin ucunda, divit mürekkebinde, mendil ceplerinde, makine dişlilerinde, daktilo vuruşlarında... Sonra sokakta yattı. Sprey boyaların kırmızısında ve yeşilinde. Kentin varoşlarında ve sanat galerilerinde. Psikiyatri kliniklerinde, meditasyon kamplarında, televizyon şovlarında. Artık şiir, her yerde ve bu yüzden hiçbir yerde. Belki yalnız sessizlikte, yalnızca sessizlikte işitiriz onu yeniden.

Bir karşılaşma diyor John Berger, -buluşmadan farklı olarak- doğası gereği birden ve öngörülemezdir. Bir güzellikle karşılaşma ise daima bir istisnaya tanık olmaktır, o daima oradaki her şeye rağmendir. Bu yüzden bizi kendine çeker. Burada her şeye rağmen, zamanın ruhunu öldüren her şeye rağmen hâlâ bir güzellikle karşılaşabilmek mümkün mü? Neresi burası? Modern bir metropol mü yoksa bir nekropol mü? Yoksa dünyanın her yerinden binlerce insanın sığındığı bir tavan arası mı? Şiiri nerede bulmalı? Onu kentte aramak beyhude, biliyorum. 

Derinleştiği bir masadan kalkıp yalnızlaştığı bir masaya otururken insan, hiç değilse, o masanın şöyle güneş alan bir masa olmasını tercih ediyor. Düşüncelerimiz ne kadar soğuk ve duygularımız ne kadar sıcak... Yaz mevsimini tıpkı bir his, kışıysa çetin bir fikir gibi karşılamamız belki bundan. Bir şarkının içinde yürürken New Yorklu bir şairle karşılaşıyorum. Şiirinde hiç durak yok ve elbette ölçüsüz. Yine de içinde biraz serin dağ havası almak mümkün. Bahsettiğine göre New York'ta şairler ceplerinde para yerine şiir taşıyormuş ve birbirlerini merdivenden itmek için fırsat kolluyorlarmış. Ama anlıyorum ki onun gözü şairlerden çok ermişlerde. Şiirini biraz bu çağın ermişliğinde mayalıyor. Sonra şöyle soruyor:

"Peki, etrafımızdaki şeylerle kullandığımız kelimeler arasındaki mesafeyi kırmamak için değillerse ermişler ne işe yarar?"

Ian Dreiblatt, New York'ta, Brooklyn'de yaşıyor. Şiir yazıyor ve Rusçadan çeviriler yapıyor.  Etimolojiler, diller ve deyimler arasındaki derin farklılıklar, yazma ve konuşma arasındaki gerginlik, iletişim kurmayı her şeye rağmen mümkün kılan puslu pragmatikler cezbediyor onu. İkimizi ayrı şehirlerde ve ayrı hayatlarda büyüleyen Boşnakça bir sözcük karşılaştırıyor bizi: "dunjaluče" Dünya, işte böyle konuşuyor, bizi birbirimizle konuşturarak... Dreiblatt'ın iki küçük chapbook (şiir broşürü) dışında ilk şiir kitabı "Forget Thee" (Seni Unut)'u Türkçede okumak henüz mümkün değil. Fakat ben Ian'ın şiirinin bize, Türkçenin şairaneliğinin de ona açılacağı günü sabırsızlıkla bekliyorum. 

Seni Unut, ismini Mezmur 137'deki şu satırlardan alıyor: "Seni unutursam ey Yeruşalim, sağ elim hünerini unutsun / Eğer seni hatırlamıyorsam dilim damağıma yapışsın."  Babil sürgününde İsrailli bir şair tarafından verilen bir yemindir bu. Kendisini tutsak edenler tarafından Zion'un bir şarkısını söylemesi teklif edildiğinde, kaybettiği şehri onurlandıracağına ya da şarkı söyleme ve arp çalma yeteneğini kaybetmesine and içerek bu teklifi reddeder şair. Dreiblatt'ın Seni Unut'u üzerine bir inceleme yazan Leeore Schnairsohn, çağımızın bu tür yeminleri ve kefilleri artık geride bıraktığını vurguluyor. Ona göre Eski Kudüs (1967'den beri kurtarıldı veya işgal edildi) şimdi yarı Babil'dir, dar sokaklar, antikalar ve ikonların yanı sıra markasız  elektronikler ve üzerinde en sevdiğiniz beyzbol takımının İbranice harfleri yazılı atletler satan dükkanlarla doludur. Kadim düşmanlıklar, “Merhaba, nerelisin?” gibi yumuşak çağrılar arasında bütünleştirici bir küresel kültürün işaretleri altında iltihaplanmaktadır. Ve aniden bir bariyerin arkasındaki askerlerin koşuşturması göze çarpar. İyice işaretlenmiş eve dönüş yolları arasında - Via Dolorosa'yı yakalayan Almanlar, Golgotha'da diz çökmek için sıraya giren Ruslar, Ağlama Duvarı'nın önünde çember dansı yapan Amerikalılar - havada bir tür ekümenik yabancılaşma asılıdır. Şimdiki Kudüs'te plastik bir sandalyeye oturup soğuk bir kola ısmarlamanıza neden olan ruhsal bir yorgunluktan başka bir şey bulamazsınız. Kutsal yitmiş, büyü bozulmuş, aura çoktan silinmiştir.

İşte tam o anda, o plastik sandalye üzerinde biraz soluklanırken çantadan o anda çıkarılacak en doğru kitap, Ian Dreiblatt'ın ilk uzun şiir koleksiyonu, Unut Seni (Forget Thee) olabilir. Mezmur yazarının hatırlayacağına yemin ettiği şeyi unutan bir başlık altında, kitap dünyamızı - Amerika Birleşik Devletleri ve komşu kültürleri - yeni Kudüs olarak hayal ediyor: parçalanmış soy kütüklerinin, kaygan dilin ve kaynayan adaletsizliğin yeri, küresel kapitalizmin korkunç konfeti kültürü tarafından yönetiliyor ve kendi çözülüşünü tamamlamayı bekliyor. Kitap, buranın artık adını hak etmese bile hatırlanmaya değer olduğunu iddia ediyor. 

Dreiblatt'ın şiirleri mevcut kültürün işaretlerini birer harabeymiş gibi okuyarak ilerliyor. Şiirler bizi felaketin eşiğine getiriyor ve 21. yüzyılda Amerikan bünyesinin politik sarsıntılarının anlatılmaya değer bir felakete işaret ettiğini öne sürüyor. Kitabın başındaki ve sonundaki şiirler, doğrudan felaketi konu alıyor ve arada, şair hayatta kalan veya geçmişin felaketlerini aktaran şahsiyetlerle - tanrılar ve imparatorlar, öfkeli entelektüeller, tüm çağların şairleri - sohbet ediyor ve belki de şimdi bize neler olduğu hakkında biraz malumat kazandırıyor.

Freud, modern insanın hakikat algısını tepeden tırnağa allak bullak eden üç temel darbeye maruz kalmış olduğunu söylemişti. İlki artık sabit olmadığı için, dünyanın merkezinin artık kendisi olmadığını öğrenmesini sağlayan o "kozmogonik darbe". Ve peşinden gelen "biyolojik darbe": şeceresinin peygamberlere ve/ya mitolojik zamanların tanrılarına dayanmadığı, insanımsı maymunların soyundan geldiği ve de dünyanın temelinin artık aklın doğal ışığı değil, en uygun olanın hayatta kaldığı bir ayıklamayla iş gören kör bir tabiat olduğu, kafasına dank eder insanın. En sonunda da "psikolojik darbe" ile 'benliğinin artık kendi evinin efendisi olmadığı'nın, bilinçdışı ve akıldışı kuvvetlerden müteşekkil bir okyanusun üzerinde gezindiğinin ve "tarih" diye adlandırma alışkanlığında olduğu şeyin, ilkel ve birbiriyle uzlaşmaz içgüdülerin çarpıştığı fecaat sahnesinden ibaret olduğunun ayırdına varır. Günümüz insanı tüm bu darbelerin ardından, hayatta kalabilmek, kutsala dönemese, yeminini unutsa bile hiç değilse anısını yaşatmak için iki arada bir derede kalan melez bir bilinç meydana getirir Daryush Shayegan'ın deyimiyle. 


Tüm söylediklerime bir işaret olsun diye, Seni Unut'un içinde, beni Ian'la karşılaştıran o şiirden bir iz bırakıyorum buraya, acemi bir çeviriyle. 


dunjaluče

“umarım bu gece biraz serin dağ havası almışsındır

seninle kamp yapmak bir kolayı paylaşmaktan çok daha iyi

umarım eski bir shaker (hristiyan tarikatı) çiftliğinde bir derviş halkasında

yaz rahatlığı için yeni bir rekor kırıyorsundur.

otobüsle eve dönerken, ben geçici olarak yarı saydam bir hale gelene kadar,

seyahatin kutsallığı yerleşikliğin kutsallığına dönüşüyor.

peki, etrafımızdaki şeylerle kullandığımız kelimeler arasındaki mesafeyi kırmamak için değillerse ermişler ne işe yarar?

(…)

karanlığı konuşuyoruz kalbin gerisine hastanelerde, sanayiden kurtarılan çatı katlarında, şehirden kurtarılmış yıkılan evlerde haber bekliyoruz. 

her türlü binayı tanıyoruz

türkçe ‘saray’, rusya'nın uzey slavlarının alaycı bir şekilde kulübe anlamına büktüğü ve bosna'nın güney slavlarının başkentleri için ödünç aldığı bir kelimedir 

himzo polovina’nın saraybosna hakkında söylediği bir şarkı, telaffuz edemiyorum ama şöyle: dunjalucˇe golem ti si 

golem ti si muazzamsın anlamına gelir ve dunjaluk ölümlü, maddi dünya, çözülüp dağılan bir devir

arapça dünya sözcüğüne türkçe -luk eki gelir ve dunjaluce, dünyayla konuşuluyor anlamını verir 

aslında biz çok defa 

dünyanın konuşabileceğini unutuyoruz 

(…)

hey sonsuzdan farklı dünya, sanırım sana rağmen burada bir sonsuzluk buldum.”

-Ian Dreiblatt

21 Ocak 2022 Cuma

Dilin Uykusunu Kaçırmak - III

Kendi doğal yasası dışında benim arzuladığım bir yasayı dayattığım tek kelime yok ki dönüp bana ihanet etmesin. Yazarken farkına vardığım bu gerçeklik, Paul de Man’ın da bahsini ettiği gerilimden başka bir şey değil. De Man’a göre, sözcük anlamı ile metaforik anlam arasında ikircimli bir gerilim oluşur ve her yapıt, özellikle derin bir Pathos’la belirlenmişse, (buna Proust ve Rilke’yi örnek verir) içeride bir dizi ikinci dereceden anlatılar kurarak kendi yapısökümünü de içinde var etmiş olur. Yapıtı kuran dil, tercihini ister logos’tan yani sözün, Tanrısal kelamın, aklın kuruculuğundan isterse pathos’tan yani hissin, ruhun, müphemiyetin melezliğinden yana kullansın, her koşulda tahakkümü imkânsız kılan bir toleransa sahip olur. Böylece hem yazar hem de okur dili bir sismograf gibi kullanabilir ve yalnız dışarıdaki gürültüyü değil derindeki sarsıntıyı da hissedebilir.

Bunu iki şair üzerinden örnekleyelim.Yahya Kemal’in şiiri tam olarak “kurucu dil”le üretilen, logosun ölçülülüğüyle hareket eden ve Türkçeyi uykusundan ahenkle uyandıran bir şiirdir. Onunla çağdaş olan Ahmet Haşim’in şiiri ise dildeki tahakkümü “pathos”la kıran ve deyim yerindeyse melezce üretilen bir şiir dilidir. Haşim şiirinde Türkçe’yi, dilin gördüğü bir düşün içinde uyandırır. Güçlü bir tarihsellik, şeffaf bir bellek ve dilin hazırbulunuşluğu ile iki şair, aynı çağda aynı Türkçe içinde iki ayrı şiir dilini mümkün kılar. O gün, onları kendi tarzlarında istikrarlı kılan estetik, bütünü esas alıyordu. Yakın tarihin kurucu dili ise tahakkümden uzaklaşmak adına parçayı esas alan bir estetikte ilerlerdi. Dili uykusundan bu estetikle sıçrattı ama hayli istikrarsız ve akışkan bir pratiğe dönüşüp tıkandı. Bugün dilde tekrar bütüne yönelen yeni bir estetik arayıştan söz etmek mümkün. Çağın yazar ve eleştirmenleri bu arayışa dikkat kesilmeli diye düşünüyorum. Ahmet Haşim’in poetikası melez bir dilin inşası üzerine oldukça önemli tespitler içeriyordu. Onun saf şiirinin unsurları elbette melezdi. Anadili Arapçaydı ve Türkçeyi sonradan öğrenmişti. Buna rağmen şiirindeki çok dilliliği yani melezliği bir bütün olarak verebilmişti. Şiiri Türkçe yazmakla şiiri şairin lisanıyla yazmak arasında süren bu estetik tartışma esasen çok mühim. Yahya Kemal’in Alman şiirinin kurucularından Holderlin’le benzer bir konumda olduğunu söylemek mümkün. Tam burada Novalis’in bir sözünü alıntılamakta fayda var. “Gerçek bir şiiri okuduğumuzda ya da dinlediğimizde, sanki doğadaki aklın hareketini hissederiz ve doğadaki göksel cisimler gibi, aynı anda onun hem içinde hem de üzerinde süzülürüz.” (Vurgular bana ait.) Novalis’in “doğadaki akıl” olarak tanımladığı şey özünde Logos’tan başka bir şey değildir. Yahya Kemal de tıpkı kurucu bir şair olan Holderlin gibi tercihini Logos’tan yana yapmıştı. Onların şiirinde doğadaki aklın hareketini sezeriz. Nasıl Alman idealizmi dendiğinde ilk akla gelen Holderlin şiiri olmuşsa, Türk’ün estetiği dendiğinde akla ilk gelenlerden biri de Yahya Kemal şiiridir. Peki, annesi bir toplama kampında öldürülen Yahudi asıllı Paul Celan, şiirlerini Almanca mı yazmıştı yoksa kendi şiirinin lisanınca mı? Onun şiirine imkân veren dil, elbette Almancaydı ama kurucu özne tercihini (bu tercih için bilinçsiz bir bilme diyebiliriz.) Logos’tan değil Pathos’tan yana yapmıştı. Novalis’in gerçek bir şiiri tanımlarken verdiği ikinci benzetme hem Paul Celan şiiri hem de Ahmet Haşim şiiri için geçerli. Onların şiir dili, doğadaki göksel cisimler gibi, gizem dolu hem ulaşılabilir hem ulaşılamazdır, aynı anda hem o dilin içinde hem de üzerinde süzülürüz. Buradan hareketle söyleyebiliriz ki, dil, kurucu öznenin öznel tercihlerine, buluşlarına, idealizmine, melezliğine hatta safsatalarına imkân tanıyacak kadar sonsuz fakat sonsuz bir tahakkümü imkansız kılacak kadar da sonludur. Dil, bütünün tahakkümünden parçaya, parçanın istikrarsızlığından tekrar bütüne uzanır.

Üzerine düşündüğüm şey "ufuk daraltıcı" olunca düşünceme musallat olan ilk şeyin "sıfatlar" olduğunu görüyorum. Sıfatlar… Dilin sınırtaşlarıdır bir bakıma. Belirlenim için hayatidirler. İsimler ise ufku genişleten bir mahiyete sahipler. Dil içinde yeni bir biçim aranıyorsa sıfatlardan değil adlardan hareket etmek, buluş sergilemek gerekir. Sıfatlar nasıl dilin sınır taşlarıysa, adlar da yapı taşlarıdır. Dilin içindeki isim varlığına dikkat kesilmeli. Dili uykusundan uyandırmak için belki ona yeniden bir isimle seslenmeli!


(Hece Öykü, Ocak 2022, Sayı 108)

4 Ocak 2022 Salı

Forget Thee: An Encounter with Ian Dreiblatt

The day begins with signs. Always... In my Turkish coffee cup, which I fill with water to soften the drying coffee grounds before washing it, an inscription (perhaps a poem) appears in Chinese when I look vertically and in Sanskrit when I look horizontally. Moreover, if we did not intuit the form on this earth, could we easily name things? 

Mayakovsky, who wanted the poem to explode like a slap in the human face, after the times when the poem was written with a regression in the language, or instead with a recession, could certainly understand how tender the human spirit is to be wary of things exploding after the atomic bomb. We are now tracking in the silence. Signs do not get us anywhere. However, the form is enough to hold it together. 

Poetry wandered in the desolate plains, pastoral melodies, and enchanted forests of ancient times. Poetry, fought on battlefields and arenas, wrapped in silk, tucked into gold pouches, hung on the walls of holy places, curled up on the parchments, sometimes it lived in a woman's body and sometimes in a man's body. At the tip of the reed pens, in ink cans, in handkerchief pockets, in machine gears, in typewriter strokes... Then it slept on the street. In the red and green of spray paints. On the outskirts of the city and in art galleries. In psychiatry clinics, in meditation camps, in television shows. Now poetry is everywhere and, therefore, nowhere. Maybe only in silence, we hear it again. 

An encounter, says John Berger, is – unlike a meeting – inherently sudden and unpredictable. An encounter with beauty is always to witness an exception. It is always despite everything there. That is why it attracts us. Is it possible to encounter beauty here despite everything, despite everything that kills the spirit of time? Where is this place? A modern metropolis or a necropolis? Or is it an attic where thousands of people from all over the world take shelter? Where to find the poem? It is futile to look for it in the city, I know. 

When a person gets up from a crowded table and sits at a table alone, at least, prefers that table to be a sun-drenched one. How cold our thoughts and how warm our feelings... Maybe that is why we welcome summer as a feeling and winter as a challenging idea. In Sarajevo, walking through a song, I come across a New Yorker poet. There are no pauses in his poetry, and of course, it is without measure. Still, he can get some cool mountain air in his poem. He mentions that poets in New York carried poetry in their pockets instead of money, and they were waiting for a chance to push each other down the stairs. However, I understand that his eyes are more on the saints than the poets. He fermenting his poetry in the sage of this age. Then he asking:


"well, what are saints for if not to break the distance between the things around us and the words we use."

Ian Dreiblatt lives in Brooklyn, New York. He writes poetry and does translations from Russian. He is attracted by etymologies, the significant differences between languages ​​and idioms, the tension between writing and speaking, the hazy pragmatics that make communication possible nonetheless. We meet through a Bosnian word that fascinates us both in separate cities and separate lives: "dunjaluce".
That is how the world talks to us, making us talk to each other...

In Turkish, it is not yet possible to read "Forget Thee," Dreiblatt's first full-length poetry book. However, I look forward to the day when Ian's poetry will open to us, and the poeticness of Turkish will open to him.

The book takes its name from the following lines from Psalm 137: "IF I FORGET THEE, Jerusalem, let my right hand forget its skill / May my tongue cleave to the roof of my mouth, if I do not remember thee." It is an oath sworn by an Israelite poet in Babylonian exile. Leeore Schnairsohn, who wrote a review on Dreiblatt's Forget Thee, emphasizes that our age appears to have outgrown such oaths and sureties. According to him, old Jerusalem (recovered, or occupied, since 1967) is now half Babylon. Its web of alleyways packed with shops selling antiques and icons alongside off-brand electronics and your-favorite-baseball-team-in-Hebrew-letters on a tank top: "Ancient enmities fester under the signs of a totalizing globalist culture, amid soft calls of "Hello, where are you from?" and the hustle of soldiers behind a sudden barrier. Among well-signed avenues of homecoming — Germans snapping the Via Dolorosa, Russians lining up to kneel at Golgotha, Americans circle-dancing before the Wailing Wall — a kind of ecumenical estrangement hangs in the air, spiritual exhaustion that makes you sit down in a plastic chair and order a Coke. The right book to pull out at that moment might be Ian Dreiblatt's first full-length collection of poetry, forget thee. Under a title that has forgotten what the psalmist swore he would remember, the book imagines our world — the United States and its adjacent cultures — as the new Jerusalem: a place of fractured genealogies, slippery language, and simmering injustice, lorded over by the dread confetti culture of global capitalism and waiting to complete its dissolution. The book claims that this place is also worth remembering, though it may no longer be worth its name."

Freud says that modern man has been subjected to three basic blows that completely shook his truth perception:
"Cosmogonic coup" makes him learn that it is no longer the center of the world because he is no longer fixed.
The "biological blow" that followed: One has to understand that his pedigree is not based on the prophets and the gods of mythological times, that he is descended from apes, and that the foundation of the world is no longer the natural light of reason but a blind nature that operates through a selection by which the fittest survive.
With the 'psychological blow,' he realizes that 'his self is no longer the master of his own home,' that he is floating on an ocean of unconscious and irrational forces, and that what he is in the habit of calling 'history' is just a scene of catastrophe where primitive and irreconcilable instincts collide. In the words of Daryush Shayegan, after all these blows, humans cannot turn to the holy in order to survive; even if he forgets his oath, at least he creates a hybrid consciousness that will keep his memory alive. It is possible to see the traces of this hybrid consciousness in Ian Dreiblatt's poetry.


Dürdane İsra Çınar, January 2022 - Istanbul


16 Aralık 2021 Perşembe

Uçan Halıdan Manzaralar: Hamlet Gonashvili, Tbilisi ve bir dağın iç çekişi.

Kafkasya...

Dağların insanlara, insanların dağlara benzereyerek yaşadığı o puslu coğrafya. Asırlar evvel büyük büyük dedelerimin sürülerek arkalarında bıraktıkları çok hazin, çok parçalı harita. Bir sesle yeniden, tüm ölülerimizin hafızası dirildi. Bir sesle hep zirvesinde yakardığım o dağ sanki içini çekti. Bir taş koptu ve taşın yüreğindeki uğultu kesildi. Hamlet Gonaşvili, Tiflis'e yakın bir köyde 1928'in bir Haziran gününde dünyaya geldi.

Sesini yüzünden yüzünü coşkuyla karışık bir hüzünden ayırmak mümkün değil Hamlet'in. Tabiat kimi insanın çehresinde böyle görkemle yaşıyor işte. Sonra hikayesine katıyor onu. Evet, o, sadece kılıçla savaşmayı tercih etmeyen uzak atalarının vasiyeti bildiği, kutsallığını yüzyılların derinliklerinden gelen bir sır gibi büyük titizlikle koruduğu türkü hazinesine sadakatle hizmet etmiş bir ozan.

Ustalıkla renklendirdiği, zenginleştirip süslediği eşsiz sesi, şâirane ve sırlı titreyişlerle dolu. İlhamla söylenen şarkılarının, ezgilerinin her biri, dinleyen üzerinde büyük bir tesir bırakıyor. Bir Gürcü bu sesle kahramanca ürperiyor, bir başkası kederle, bir öteki görkemle...

Dostlarının anlattığına göre şarkı söylemediği zamanlarda sadece nefes çalışır, bir sesi tek ya da yarım soluğa sığdırmaya uğraşırmış. Göğsüne bulutları, meltemi ve fırtınayı göğün tüm kaprisini sığdırabilmek için sanki... 

Evlendiğinde Hamlet 44 eşi 39 yaşındadır. İkisi de gerçek aşkı aramış ve uzun süren o arayışın sonunda bulmuşlardır birbirlerini. Bir yaş günü partisinde bahçeye kurulan uzun tahta masanın üzerinde asılı ampuller havanın kararmasıyla bir anda yanınca ikisinin de gözleri kamaşmış. Fakat Hamlet uzatıp eliyle perdelemiş bir lambayı ve gelecekte eşi olacak kadının gözlerinin içine bakarken, ışık seni rahatsız etmiyor ya? diye sormuş. Kadın, ışığı perdeleyen bir avcun gerisinden Hamlet'in bakışlarıyla buluşmuş. Sevginin ilk kıvılcımı bir lambanın gölgesinde düşmüş içlerine.

Ağaçlara ve yapraklara hayrandır Hamlet. Bir koroyla beraber yurt dışı turnelerine gittikleri vakit nerede güzel yemişli bir ağaç görse, çakısıyla ince bir dal koparır ucunu ıslak bir peçeteyle sarıp sarmalar, memleketine getirir. Benim yurdumun dağlarında niçin yetişmesin bu ağaçlar, diye düşünür. Doğduğu köyde, evlerinin bahçesine diktiği dut ağacı öyle çok büyür ki komşu kendi camını gölgeleyen bu dut ağacından nefret etmeye başlar. Söylenir durur, gün gün. Hamlet, bir turne dönüşü doğrudan köyüne gider ve annesinden işitir komşunun şikayetini. Uzayan dalları budamak için tırmanır kendi elleriyle diktiği ağacın dalına. Fakat ölüm bu ya, olgun bir meyve gibi silkeler onu daldan. Düşer ve ölür oracıkta, henüz 57 yaşında.


"Madem böyle körpe idin

neden seni fark etmedim, ey menekşe?

çünkü sevgi için

yüreğimi açmamıştım henüz

şimdi başka bir bahçıvan buldum,

şefkatle beni uyandırdı,

tatlı dille bana fısıldadı,

beni kucağında salladı."






12 Aralık 2021 Pazar

Uçan Halıdan Manzaralar: Kandiye, Girit Liri ve Adalar Denizi'nde yüzen bir incecik yelkenli

Kurtuba'dan gelen Araplar yerleşirler Girit Adası'na. Büyük bir şehir imar ederler ve Hendek derler adına. Zamanla o isim Kandiye (Candia) olarak anılmaya başlar.

Kazancakis'in doğduğu şehirdir Kandiye. Zorba'ya ruhunu belli ki bu şehir verir. Köylerinde, düğün çalgıcıları Girit liri çalıp halk şarkıları söylerler ve içlerinden yalnızca biri, uzun boylu yağız bir delikanlı, Haralambos'tur. Haziran doğumlu olmanın hüznü bakışlarında, Kandiye sahillerinin bütün o alev almış gün batımları ruhundadır. Adalar Denizi'nde salınan bir incecik yelkenlidir ve Girit'te yetişen Asfadamos'tan yani bir çınar ağacından oyulmuştur kucağındaki lir.

Ne zaman rüzgarı eksilse içimin, onu dinlerim. Öyle hem durgun hem coşkun ilerlemenin bir yolu olduğunu hatırlatır bana.

Ve eminim bir gün karşılaşacağım onunla, Kandiye limanında.




29 Kasım 2021 Pazartesi

Zambak / Müslümanlar

Bosna'daki birçok Müslüman çocuğuna partizan kompleksi denebilecek şeyden ötürü Ortodoks isimleri verdiler. Bu zavallı çocuklar, ebeveynlerinin doğal olmayan evliliklerinde, onları titizlikle asimile etmeye çalışan bir devletle yaptıkları gönülsüz iş birliğine doğdular. Bu durumda, savaş başladığında bazı Müslüman sanatçıların askeri konvoylarla Belgrad'a kaçmalarına şaşmamak gerek. Çetnikleri Saraybosna'ya getirenler de aynı konvoylardı. Drina'dan Müslümanların sınır dışı edilmesi emrinin verildiği Belgrad'a gittiler. Pek çok örnek bu aşağılık duygusunu doğrular. Örneğin; Bosna-Hersek Cumhuriyeti'nin amblemi bir çiçektir. Öyle stilize edilmiştir ki Saraybosna'da bahçelerde yetiştirilen bir çiçekten daha çok bir haça benzer. Çiçeğin doğuda kullanılan adının benimsenmiş olması uyum sergileme çabasından çok Yugoslavya olmanın gururunun göstergesidir. Bosnalı Müslümanların Yugoslavya'nın ne anlama geldiğini kavramaları için bir soykırım yaşaması gerekiyormuş. Bu yalnızca dilbilimsel bir ihmal meselesi değildir. On yaşında bir çocuk Müslüman olup olmadığını sorduğu ve olumlu cevap aldığında "Sürgün edilmek istemiyorum," diyor, işte o zaman bu insanlara korkunç bir şey olduğunu biliyorsunuz. Dilimiz kaderimizi mühürlemiştir. Soruyu soran çocuk - sığınakta- kurşun kalemini şarapnel parçasıyla açarak resmini çizmeye devam eder. Çizgi roman kahramanına Terry Manes ismini vermiş. Evrensel insanlığı ve kültürü dile getiren çizgi roman dünyası, bu anın gerçeklerinden ne kadar da uzak. Bu çocuğun gerçek dünyası, 10 yıl geç farkına vardığı bir dünya; sınırları onun adında başlar ve biter. Bu insanların başına gelen en korkunç şey bellek kaybı. Sürgüne gönderilmekten daha kötü olan tek şey ise sürülmüş olduğunu unutmak.


Semezdin Mehmedinoviç, Saraybosna Blues Syf. 54