24 Kasım 2021 Çarşamba

Fatma Aliye, Hâlide Edip ve Sâmiha Ayverdi ile Bir Buluşma I - II


Rüzgârlı bir ikindi, Valide-i Atik Camii'nin serin avlusundayım. İkinci Sultan Selim'in zevcesi ve Üçüncü Sultan Murad'ın annesi Nurbanu Sultan adına imar edilmiş bu müreffeh yapı, dârüşşifâsı, imâreti, mektebi, muvakkithânesi, medresesi, çifte hamamı ile Üsküdar'a ve Üsküdarlılara bırakılmış en güzel yadigarlardan. Bugün, eskidikçe çirkinleşen asrî binalar arasında bir senatoryum vazifesi görüyor. Avlusunda bölükler halinde dağılmış camii cemaati haricinde takkeli şalvarlı çocuklar yine kısa pantolon ve tişörtlü çocuklarla oyun kurmuş top oynuyorlar. Çay ocağını işletenler, masa tenisi oynayanlar, birlikte karşılıklı oturmuş sigaralarını tüttüren yaşlı bir adam ve yaşlı bir kadın, kalınca bir kitabın sayfalarını ihtimamla okuyup çeviren bir başka adam da dalgın halleriyle dikkatimi çekiyor. Ruhlarını ebedi bir mekânın avlusuna sermiş gibi uyuklayan kediler mesut... Çardaklardan birine geçip oturuyorum. Şadırvanın yanında dallarından ziyade gövdesi heybetlenmiş ihtiyar bir çınar, tam köşede upuzun bir servi, biri genç biri yaşlı iki ıhlamur ağacı ve mevsimi geçmiş olduğundan yalnız yeşil fidanlar olarak salınan güller... Burayı en çok bu başka başka musikileri olan ama aynı rüzgarla yek-avaz salınan ağaçlar yüzünden seviyorum.  

İşte oradalar! İri gövdesi güneşte devasa bir petek gibi ışıldayan palmiyenin yaprakları altında üç kadın oturuyor: Fatma Aliye, Halide Edip ve Sâmiha Ayverdi. Uzaktan güçlükle işitebildiğim sesleri, vecd halinde kovanlarına girip çıkan bal arılarının vızıltılarını andırıyor. Yanlarına gitmeden evvel bir müddet seyrediyorum onları. Ne etrafta onları sezen bir baş var, ne de onlarda etrafla alakadar olan bir telaş var. İki ayrı zaman, aynı camiinin avlusunda biteviye akıyor... 

İnce ve sıkıca kenetlenmiş dudaklar, kısık ve derin bakışlar Fatma Aliye'nin mizacına dair çok şey söylüyor. Reformist, doğrucu, geleneksel ama gelenekçi değil, kendine has bir muhtariyet arzusu taşıyan bakışlar. Kadınlığı; hırsın, aczin, rekabetin, tutkuların cenderesinden çekip soluk alınabilecek bir ideale yaklaştırmak önemliydi onun kanaatinde. Kalbî, hissî, ailevî ve an'anevî duraklarda haddinden fazla oyalanıp aklın terazisine geç kalmış kadınların hayatlarıyla ilgilenmişti hep. İlkeliydi ve romantizmin tatlı bir ölüm uykusu olduğundan haberdardı. Muhadarat romanıyla bir kadının ilk aşkını unutamayacağı inancını çürütmek; Udi romanıyla, aldatılan bir kadının bu yıkımdan sonra hayata nasıl ve ne ile tutunabileceğini anlatmak istemişti. Levayih-i Hayat romanında ise iki kadının mektupları üzerinden evliliğin bir geçinme kontratı mı yoksa bir mutluluk sözleşmesi mi olduğunu uzun uzadıya tartışmıştı. Çok genç bir yaşta, bir kadından beklenmeyecek alakalarını gidermesi, bir nevi "erkek kafasını" yatıştırması maksadıyla evlendirilmişti. O ise gizlice romanlar okumaya devam etmiş, ısrar ve dirayetiyle evliliğini bile politik olarak dönüştürmüştü. İdealizmi yüzünden biraz sert ve kuralcı addedilmişti zamanında. Hayranı, seveni çoktu. Fakat kendine has otoritesini sevimsiz bulanlar arasında öz kızı da vardı. İdeal kadın ile koşulların yarattığı kadın arasında onu en çok zorlayan da kuşkusuz bu gerçeklik olmuştur. Fakat o, devrinin gereği içine doğduğu ideali iyi tanıyor hem normların hem Nisvan-ı İslam'ın hem de Garplı kadınların karşısına sarsılmaz bir özgüvenle çıkıyordu. 

Ve Halide Edip... Şairane başlayan bakışları kat'i ve müdahaleci bir burunla keskinleşiyor; bir mızrak ucu gibi sivrilerek nispeten hacimli dudaklarını işaret ediyor. Sinekli Bakkal romanında Rabia'yla Peregrini'nin aşklarını mümkün kılan çehre, bu çehreydi. Sultanahmet Mitingi'nde, umuma seslenen çehre de yine bu çehreydi. Zola'nın ruhuna ithaf ettiği Mev'ud Hüküm romanında kocasının kaçamakları yüzünden Frengi hastası olmuş Sara ile Dr. Kasım arasında dünyevi hazlardan uzak saf sevgiyi yeşerten çehre de işte yine bu çehreydi. Onun idealizmi Aliye'ninkinden bir yönüyle farklıydı. Kadın; bir estet ve bir hatip olmak arasında kendince bir kimlik var edebilir, romantizmin ölüm uykusunu, ölüme en çok yaklaşılan bir zamanda, tıpkı Ateşten Gömlek romanında olduğu gibi acıları dindiren bir morfin halinde kalplerin kuruyan damarlarına zerk edebilirdi. Ona göre insanı yaşatacak olan ne tıp ne de makineydi. İnsan doyurulmuş duygularıyla, tatmin olmuş bir kalple yaşayabilirdi ancak. Ve asıl büyük elem maksatsız olmaktan ileri gelirdi. Halide'nin devri de çileli bir devirdi. 1874 yılında İstanbul'a gelen İtalyan gazeteci-yazar Edmondo de Amicis'in tarifiyle, her gün eski bir Türk ölmekte ve Tanzimatçı bir Türk doğmaktaydı. Gazete tespihin, sigara çubuğun, şarap iyi suyun, yaylı araba arabanın, piyano davulun, Fransız grameri Arap sarf ve nahvinin, kargir ev ahşap evin yerini alıyor, her sene binlerce kaftan kaybolurken binlerce İstanbulin ortaya çıkıyordu. Fatma Aliye'nin romanlarında anlattığı işret meclislerinde hanelerinin saadetini altın bilezik bozdurur gibi bozdurup harcayan erkekler, artık gayri meşru ilişkileri yüzünden daha ağır bedeller ödüyor, frengiyle boğuşurken hem kendi hayatlarını hem de kadınların hayatlarını hiç edebiliyorlardı. Halide Edip, her felaketin bizzat şahidi olarak yazıyor, ilk evliliğinden Ayet ve Hikmet isimli iki oğul, kanında bataklıkta biriken durgun sular gibi bir zehir ve romanlarında dirilecek onca cesetle ayrılıyordu. Ve elbette gerçeğin zehrini bildiği tek panzehirle, edebiyatla sağaltıyordu. 

Aklın ölçüsünü geri getiren, kalbin takatini dirilten bu iki kadından başka içlerinden en genç olanı, Sâmiha Ayverdi ise daha derinde bir öze, ruhun kendisine müptelaydı. Onun bildirilemez ilmine, insanı bir meczup gibi çevresinde döndüren cazibesine, sureti tahrik eden o mânâ'ya tutkundu. İnsanın doyulmaz tezatlarla dolu varlığının maksadına daha gencecik yaşında meyletmiş, olgun ve oldurucu bir başka ruhun dostluğuna susamıştı. Batmayan Gün, baştan sona bu genç kadının istidadının aşkla buluşmasının romanıydı. Herkes gibi o da kendi istidadına uygun olan şeye gönül kaptırmış ve aşkı vasıtasıyla onu nihayetinde kendine çekmişti. Gayesine yürüyen insanın elinde mânânın sönmeyen ışığı da olmalıydı ona göre. Dağılan imparatorluğun ardından Avrupa karasevdasına tutulmuş Türk münevverlerinden farklı olarak Batı'nın salt maddeci tefekkürünü ve kararmış manevi ufkunu iyi tahlil etmiş, yine Fatma Aliye ve Halide Edip gibi o da felsefe ve kıyasın ruha bulaştırdığı anarşiyi, nihayet mutlak bir sükûna kalbedebilmişti. 

İşte yanlarındayım. Sohbetlerine katılmak için şevkle, heyecanla oracıktaydım. Başlarını aynı anda çevirip tebessümle baktılar bana. Zamanın gerisinden bir dost, bir anne, bir kız kardeş gibi, bir ehl-i dil olarak baktılar gözlerimin içine. Avludaki ağaçlar, hep birden rüzgarın cilvesiyle Segâh makamına geçtiler. Işıklar kırıldı, insanlar bir bir evlerine çekildi. Güneş, Üsküdar'ın üstünden kaydı, kaydı ve İstanbul'un başına yâkutlu bir taç koydu. Sanki şehrin ufuklarına inen, sis değil de bir sır perdesi...

II.

"Benim neşretmeye muvaffak olamadıklarımı belki bir gün sen neşredebilirsin." böyle demişti sevgili babacığım, Ahmet Cevdet Paşa. Bir ramazan akşamı Ahmet Mithat Efendiyle Beyazıt Camii'nde rastlaşırlar. Konu elbette bir yere bana gelir. Kızının sınırlı eğitimine rağmen zihnini yüksek ve zor konular üzerine işletmesinden ürktüğünü, erkek olsaydı büyük bir dahi olabileceğini anlatır uzun uzun. Ah babacığım... Bunları o z amanlar işitmek sessiz bir kırgınlık yaratırdı içimde. Halbuki şimdi... Kız çocukları babalarının sohbet meclislerine daha küçük yaşlarda kulak kesildiklerinde meseleleri başka bir cepheden kaydederler sanki. Kadın yaradılışıyla birlikte bilmeye giden aşınmış yolların ortasında bir tuhaf gerilim, kuvvetli bir iştiyak ve tereddüt. Kendinden emin olmak mı gerekir yoksa yalnızca emin olmak mı? Susmalı mı yoksa söylemeli mi? Kadın meclislerinde nazla ve niyazla oyunlar oynamak, türlü söylenceler dinlemek; erkek meclislerinde gerilip kırışan alınları, öfkeyle ya da teessüfle inip kalkan göğüsleri, birbirine doğrultulan parmakları izlemek... Her kız çocuğunun değil ama kimilerinin yazgısında bu iki dünyanın halatlarını birbirine düğümlemek tutkusu kaçınılmaz olur. İki dünyada da gerçekleşmesine imkan tanınmamış ne varsa onun peşine düşülür artık. Kadınca yaşamanın nesi zorsa o zorluğu aşmak, erkekçe duyuşun neresi yaralıysa orayı sarmak... Bu yolda en büyük yüreklendirme de "belki bir gün sen neşredersin" ya da "belki sen daha iyi idrak edersin" diyen babalardan gelir. Onlar, günü gelince meraklı ve hevesli kızlarının yalnızca kendi hayallerinin bahçelerinde yetiştirdikleri "arzu-yı terakki bostanının çiçekleri" olmadıklarını seve seve kabul edenlerdir, öyle değil mi kız kardeşlerim?"

Fatma Aliye'nin herhangi bir mimikle kolay kolay kırışmayan sabit siması, babasından konuşurken küçücük bir kız çocuğuna dönüşmüştü sanki. Aradan yüz yıl geçse, zaman ve mekan değişse bile insan çocukluk hislerine döner dönmez çocuklaşıyor, yeniden kırılgan ve yeniden acıyan bir ruha bürünüyor demek. Dikkat kesilen Samiha Ayverdi, bu baba ve kız meselesini biraz açmak ister gibiydi:

"Batmayan Gün romanımı yazarken anlamamıştım fakat şimdi söylediklerinizi yazdıklarım üzerinde etüt ediyorum da, o romanımda bir kız çocuğunun iki türlü babanın irfanına muhtaç olduğunu sezmişim ben de. Romanımın karakteri, sizinle aynı ismi taşıyor. Babasının koşulsuz sevgisini doyasıya almış bir kız çocuğu olsa bile, kalbi kadar aklını da doyuracak manevi bir babaya muhtaçtı Aliye. Bu konuda şanslı sayılırdı çünkü büyük babası İrfan Paşa, yaşamı boyunca tuttuğu notlar, yaptığı tablolarla onu ihtiyaç duyduğu alemşümul akla yaklaştırıyordu."

Biliyor musunuz Sevgili Sâmihacığım, babam kendi aklını ve de bahsettiğiniz o âlemşumul aklı oğulcuğuna nakletmek için bir mantık kitabı yazacak kadar hevesliydi. Evde zaten kendisi için kurulan laboratuvarda kimya ve fizik dersleri alırdı ağabeyim Ali Sedat. Babamız bunu kafi görmiyerek mantık öğrenmesi gerektiğine de kanaat getirmiş ve hususi onun adına Miyâr-ı Sedâd başlığıyla bir mantık risalesi bile hazırlamıştı. Ağabeyim de babamızı mahcup etmemiş, takip eden yıllarda Mantık hususunda çok faydalı bir çalışma hazırlamıştı. Peki o sırada ben ne yapıyordum, kimi zaman gizli kimi zaman apaçık benzeri bir nazarı üzerime çekmek, susamış dimağımı aynı damardan beslenmek için yanıp tutuşuyordum. Onların kitaplarını okuyor ve erişebildiğim her kaynaktan istidadım kadarını kotarmaya uğraşıyordum. Kadının o zamanda hâmisiz bir yol yürümesi mümkün miydi? İşte Ahmet Mithat, böyle bir yolda ilk kavalyemdi benim. Babacığımın aklı ve Ahmet Mithat'ın tarzı, en başta kılavuz olmuşlardı bana. Fakat yaşım ilerledikçe, koruyucumun, eşimin ve dahi pederimin karşısında irademi ispat etmeye mecbur olduğumu görmüştüm. Roman yazmak her şeyden önce bu sebeple benim için iradi bir tavırdı. 

Bilmem Udi isimli romanımı okumuş musunuz? Pederi Nazmi'nin musikişinas olarak hayal ettiği ve o niyetle yetiştirdiği Bedia, yazık ki evliliğinden yana bedbahttı. Bir cemiyette görüp hayran kaldığı ve akabinde öğrendiği Ud ile babasından aldığı musiki zevki onun bu bedbaht evliliği için bir berat, bir kurtuluş biletiydi. Romanlarımı yazarken esasen bir hikayeden çok etkilenmiştim. Emevi asıllı edip bir cariyenin hikayesiydi bu. Zelfa nam bu güzel cariyeyi şu beyit ne güzel anlatır: "Zelfa bir yakut tanesidir ki, köylü kesesinden çıkmıştır." Köylü kesesinden çıkmış fakat kabiliyeti ve güzelliğiyle kralların dairelerine dek girebilmiş. Buna rağmen ilk efendisini ve ona duyduğu aşkı unutamamış, sonraki efendileriyle daima bedbaht bir yuvayı paylaşmıştı. Bir kadının ilk aşkını unutması nasıl mümkün olur diye düşünürken işte Muhadarat'ı yazmış bulundum. Udi namlı romanımdaki Bedia'ya esin veren bir kadın da yok değildi. Abbasi döneminin en önemli tamburilerinden Ubeyde el-Tanburiye şahsı ve sanatıyla beni tesirinde bırakan bir başka kadındı. Tanburunun üzerinde şöyle yazdığı rivayet edilirdi: "Muhabbette hıyanetten başka her şey çekilir." İşte bu beyti, romanda zevcinin ihanet oklarıyla sinesi paramparça olan Bedia'nın udu üzerinde nakşetmiştim. Kadınlık, sessiz cidalleriyle bitmez bir kaynaktı benim için. Kadınlığımızın birçok sebeple erişemediği o cihanşümul akıl... Nasıl olur da ona erişebiliriz diye yürekten tasalıydım."

Hava gittikçe soğuyor, Atik Valide'nin avlusunda çınlayan karga sesleri yaklaşan akşamı canhıraş haber veriyordu. Samiha Ayverdi tefekkürle dinliyordu Fatma Aliye'yi. Hâlide Edip'se bakışlarını bazen tebessümle bana çeviriyor bazen de kararan ufka daldırıyordu. Onun sohbete nasıl katılacağını kestiremiyordum. Fatma Aliye, pek fırsat vereceğe  benzemiyordu. Belki sabırsız davrandım fakat sormadan edemedim:

Ya siz, Halide Hanımefendi? Sizin Handan'ınız da benzer bir acıdan, hıyanetten müzdarip olmuştu. Ve nihayetinde her şeyi bilip anlamak için ebediyen susamış o dimağı evrensel akla erişemeden yitip gitmişti, değil mi? Siz Handan'ı kurtarmadınız. Fakat niye? Handan niçin delirerek öldü?

"Hatırlattığın bölümün devamını da ben getireyim sevgili Dürdane İsra. O cümlenin devamında Handan için şunu da ekliyordu Neriman: "...fakat âlim kadınların kuru dimağı değil. Onda bildiği, şeyleri seven, deragûş eden bir şefkat, bir kadın kalbi vardır..." Sanki iki tür ateş yanar içimizde. Biri başkasının akıbetinden kıvılcım nisbetinde bize sıçrayan ve ibret nazarıyla tutuşan ateş. Görüyorum ki, kıymetli Fatma Aliye Hanımefendi, bu ateşin ilhamıyla ve yine bu vicdanla kaleme davranmış. Diğer bir ateşse, bizzat tecrübeyle, ateşin içinde kalan kişinin âh u figânından sonra kor gibi için için yanarak yürekte yer eder. Çoğu âlim kadının kuru dimağında bu iki ateşten de eser yoktur. Ve hem bizden sonraki devri görmüş Sâmiha Hanım hem de Dürdane İsra takdir edeceklerdir ki artık çoğu kadının içinde bu ikinci ateş yanıyor. Kimi bu yangından sonra az da olsa tütecek gücü buluyor, kiminin külleri çoktan arzın zerrecikleri arasına karışmış. Handan, aşkı akla yeğ tutmuştu. Ama aşkı anlayacak akıldan da mahrumdu. Çünkü Nazım'ı reddederken aklı, Hüsnü Paşa'yı koca diye kabul ederken aşkı yanlış anlamıştı. Dikkatli okurlar görecek ki Handan'ın hikayesi benimkine pek benzer. Ben de yanmadan yazamayanlardandım. Fakat Handan'ı kurtarmadıysam da kendi yaşamımı kurtarmaya azmetmiştim, kendimi ne aşka ne de akla kurban etmeye yanaştım. Beni bu kuvvete taşıyan şeyse sanıyorum maksadım oldu.

Maksat... Güneş doğunca idare kandilinin kıymeti kalır mı hiç? İçinden böyle geçirdiğine emindim Sâmiha Ayverdi'nin. Edebiyatın kendinden başka bir maksadı olmaz demekle onların yazdıklarını göz ardı etmek ne büyük haksızlık. Onları yaşamda tutan ve yazma azmini kamçılayan maksatlarının yanında maksatsızlıkla oynatılan kalemin gevezelikten ne farkı var?

Yeni edebiyatımız (Edebiyat-ı Cedide'den bahsediyorum) karamsar ve "oğul takıntılı"dır. Daima "babasızlık/devletsiz-otoritesizlik/tanrısızlık" metaforlarıyla anılan bu yazarların bir lanet gibi peşini bırakmaz oğul takıntıları. Gencecik yaşta yitirilmiş parlak erkek çocuklarının -kimisi hastalıktan yiter, kimisi canına kıyar, kimi de gurbette din değiştirir.- acı gölgeleriyle için için ağlayan bir edebiyattır bu özünde. Münevver bir babadan yine münevver bir oğula devredilemeyen saltanatın acıklı şiiri ve acıklı nesri... Hüseyin Cahid, mirasını (İtalyanca, Fransızca çevirilerini) bu saltanatı sürdürmek umuduyla tek bir başlıkta toplar: "Oğlumun kütüphanesi." Talih, Haluk'un Defterini babası Tevfik Fikret'in hiç ummadığı bir şekilde dürer. Recaizade Mahmut Ekrem'in mahdumu Nijad Ekrem genç yaşta vefat eder ve bir ihtimal olarak kalır. Sanatla sağaltılmış bir ruhun kendi kanından bir başka erke tevarüsüne tuhaftır talih bir türlü müsaade etmez. 

Peki bu münevver babaların adı hiç anılmayan ya da layıkıyla anılmayan kız çocukları... Talihin bu tuhaf oyununu seyretmiyorlar mıydı? Keşke hepsi dikkat kesilseydi bu oyuna. Babalarının kişisel itiraflara dönüşen lirizmlerinden, ağır bürokrasilerinden, süslü yas elbiselerinden sıyrılıp (tıpkı Fatma Aliyeler, Halide Edipler, Sâmiha Ayverdiler gibi) tamamen gerçek dünyaya, çatışmanın tam kalbine nişan alabilseydiler.  Belki aldılar da... Çağlar arası mesafe azalıyor, ok hedefe ha vardı ha varacak.

 

 (Sabit Fikir dergisi Ekim ve Kasım sayılarında yayınlanmıştır.)

20 Kasım 2021 Cumartesi

"Sabah eskimişliğin buzulları burnuma dek geliyor."

İyi mi yapıyorum böyle yabancıları eve getirmekle? 1930'un Arnavutköyü'nde, uzun beyaz elbisesiyle bahar dalları kadar gencecik bir kızın fotoğrafını o tozlu yığınlar arasında görünce, niye kayıtsızlık ya da çabuk sönecek bir ilgi yerine derin bir iç burkulması duyuyorum? Haziranın yirmi altısı diye tarih düşülmüş. Altmış bir yıl ve bir gün sonra ben doğacağım. Düşülen tarihin üzerinden neredeyse bir asır geçtikten sonra fotoğraf benim elime geçecek. "Aziz kardeşim .........."'. Birisi sanki bozuk paranın taraklı sırtıyla karalamış ismi. Şimdi onun aziz kardeşi benim. Böyle düşünürken annem elinde turuncu bir iple odama giriyor. "Bak, fare dişiymiş bu örneğin adı." Masamda  Füruzan'ın okurken yarım bıraktığım öyküsüne dönüyorum: "Bu bahar gününde kapı pencere kapalı oturulmaz a, şarkılı sokağın sakası atına kocaman nazar boncukları almış, Hayriye kız, diyor, ben sıçan dişi yapmayı Mualla abladan öğrendim..." Annemin arkasından sesleneyim diyorum, vazgeçiyorum. Çünkü biliyorum, annem "fare dişi" yapmayı internetten öğrendi. Gün ortasında eskimişliğin buzulları çözülüyor.  Ben örgü örmeyi bilmem ama düş kurmayı, vakıa örmeyi bilirim. Bunu da biraz eski fotoğraflardan biraz da Füruzan Abla'dan öğrendim.





1 Kasım 2021 Pazartesi

Uçan Halıdan Manzaralar: Ruhun ufukları, Kalbin dorukları

Derinleştiği bir masadan kalkıp yalnızlaştığı bir masaya otururken insan, hiç değilse, o masanın şöyle güneş alan bir masa olmasını tercih ediyor. Düşüncelerimiz ne kadar soğuk ve duygularımız ne kadar sıcak... Yaz mevsimini tıpkı bir his, kışıysa çetin bir fikir gibi karşılaşmamız belki bundan. İki kişilik bir masada çay, bir yakıt. Tek kişiyken zorla tutunduğum bir mazeret. Ama oturup çalışmam gerek. Birkaç gün önce New Yorklu bir şairle karşılaştım. Şiirinde hiç durak yok ve elbette ölçüsüz. Ama içinde biraz serin dağ havası almak mümkün. Bahsettiğine göre New York'ta şairler ceplerinde para yerine şiir taşıyormuş ve birbirlerini merdivenden itmek için fırsat kolluyorlarmış. Ama anlıyorum ki onun gözü şairlerden çok ermişlerde. Şiirini biraz bu çağın ermişliğinde mayalıyor. Sonra şöyle soruyor:


"Peki, etrafımızdaki şeylerle kullandığımız kelimeler arasındaki mesafeyi kırmamak için değillerse ermişler ne işe yarar?"




9 Ekim 2021 Cumartesi

Telve

Gün, işaretlerle başlıyor. Yıkamadan önce içindeki kurumuş telve yumuşasın diye suyla doldurduğum fincanımda, dikey baktığımda Çinceye, yatay baktığımda Sanskritçeye benzeyen bir yazı (belki bir şiir) belirdi. Şu yeryüzünde biçimi sezmeseydik kolay kolay ad verebilirmiydik şeylere. Sanmıyorum. Ad vermekte zorlanıyorsak bu o şeyin henüz tam anlamıyla bir biçim almaması yüzünden olabilir. Yine de, en nihayetinde her şey "bir biçimde" adlandırılır. 

Şiirin dilde bir gerilemeyle daha doğrusu içe çekilmeyle yazıldığı zamanlardan sonra, şiirin insanın yüzünde bir tokat gibi patlamasını arzulayan Mayakovski, bugün atom bombasından sonra insan ruhunun patlayan şeylere karşı temkinli olmakta ne kadar haklı olduğunu eminim anlayabilirdi. 

Biz artık sessizlikte iz sürüyoruz. İşaretler, bizi bir yere çıkarmıyor. Ama biçim bir arada tutmaya yetiyor. Şimdi bu işaretleri okuyup fincanda beliren şiiri tercüme edeyim desem, kendimi bir romanın sayfalarında kaybolmuş bulacağımı iyi biliyorum.



2 Ekim 2021 Cumartesi

Federica Garcia Lorca'ya ait bir şiir, iki ayrı Türkçeyle.

Atlının Türküsü 


Kurtuba

Uzakta tek başına


Ay kocaman at kara

Torbamda zeytin kara

Bilirim de yolları

Varamam Kurtuba'ya


Ovadan geçtim yel geçtim

Ay kırmızı at kara

Ölüm gözler yolumu

Kurtuba surlarında


Yola baktım ama yol uzun

Canım atım yaman atım

Etme eyleme ölüm

Varmadan Kurtuba'ya


Kurtuba

Uzakta tek başına


Türkçesi: Melih Cevdet Anday - Sabahattin Eyüboğlu


...



Atlının Şarkısı


Kurtuba,
Uzak, yalnız.

Yağız at, kocaman ay
Heybemde zeytinler.
Bütün yolları biliyorum ama
hiç varamayacağım Kurtuba'ya.

Ovada, rüzgârda,
Yağız at, kırmızı ay
Kulelerinden Kurtuba'nın
Ölüm bakıyor bana.

Ah, yol ne uzun!
Ah, yiğit atım!
Ah, ölüm bekliyor beni
varamadan Kurtuba'ya!

Kurtuba
Uzak, yalnız.

Türkçesi: Sabri Altınel








1 Eylül 2021 Çarşamba

Fyodor Dostoyevski ve Gustave Flaubert ile Bir Buluşma



Rus ve Fransız gerçekçiliğinin akla ilk gelen iki ismiyle, Dostoyevski ve Flaubert'le devam ediyoruz "Karşılaşmalar" bölümüne. Dostoyevski'nin 1848'de yayınladığı Kırılgan Bir Yürek öyküsüyle Flaubert'in 1877'de yayımlanan Saf Bir Yürek (Un coeur simple) öyküsünü buluşturmak fikri, bu kuvvetli ruhları tekrar aramıza çağırıp onları bir masada değilse bile bir ağacın altında, karşı karşıya sohbet ederken dinlemek arzusuna götürmüştü beni. Henüz Orta Asya'daydım ve Dostoyevski yakınlarda sayılırdı. Flaubert’e ise yeni bir Doğu seyahati eminim cazip gelecekti. Buhara'da, sıcak bir günde, Emir'in yazlık saray olarak inşa ettirdiği sarayın serin bahçesinde konuk ettim onları. 

Yazgının tuhaf denkliği, her ikisi de 1821 yılında doğmuş ve yine birbirine çok yakın yıllarda hayatlarını yitirmişlerdi. Dostoyevski öldüğünde 59, Flaubert'se 58 yaşındaydı. Yaşadıkları yıllarda birbirlerinden haberdar olup olmadıklarını merak ediyordum fakat onları kişisel meraklarımla meşgul etmek hoş olmaz diye düşündüm. İki güçlü yazarın, "kırılganlık", "saflık", "zayıflık" dedikleri şeyin gerçekte ne olduğunu onlardan duymak, söz konusu öykülerin birlikte okunmasıyla nasıl bir diyaloğun gelişeceğini görmek istiyordum daha çok. 

Üzüm asmalarıyla kaplı uzun çardağın altından sarayın arkasındaki havuza doğru yürümeye başlamıştık. Yarısı kafeslerinde yarısı dışarıda gezinen tavus kuşlarının acı çığlıklarıyla, az ileride aslanlı kapının önünde oturup çekirdek çitleyen saray görevlisi kadının tiz sesi birbirine karışıyordu. Ben, biraz geriden yürüyor, fırsat buldukça süzüyordum onları. Portrelerinden daha farklı görünmüyorlardı. Ölüm, Dostoyevski'ye yaramıştı anlaşılan. İnce derili yüzünde gözleri iki akkor gibi ışıldıyor, merakla sarayın etrafını kolaçan ediyordu.  Flaubert'inse daha dalgın, çok daha solgun bir hali vardı. Önüne bakarak yürüyor, elindeki bastonla ufak taşları dürtüp havuza fırlatıyordu. 

"Duyarlı ruhları acımaya yöneltmek, ağlatmak istemiştim. Çünkü ben de onlardandım."

Gittikçe uzayan sessizliği bozmak istiyordum. "Bayan Roger des Genettes'e yazdığınız mektupları okudum Mösyö Flaubert" dedim. “O mektupların birinde Saf Bir Yürek öykünüzden heyecanla bahsediyordunuz." Yürüyüşümüz patika değiştirmişti. Dostoyevski, kayısı ağaçlarının olduğu tarafa yürüyor, peşi sıra bizi de sürüklüyordu. Flaubert, sağ elini pantolon cebine sokup uzun bıyıklarının altından zar zor seçilen bir tebessümle başını salladı. "Oui Madame, bir haziran günü, öyküm tam da istediğim gibi ilerliyordu. O heyecanla mektuba sarılmıştım. Yıl boyu yalnızdım ve bir değil sanki birkaç adammışım gibi çok çalışıyordum. Önceki yıl, Bouvard ve Pécuchet romanım yani Bilirbilmezler beni öyle bir noktaya dek işgal etmişti ki, neredeyse o olup çıkmıştım. Sağlığım kötüleşmiş, eserim gözümde bir angarya haline gelmişti. Romanda güçlükle ilerliyordum fakat bir yıl sonra bu alaycı metnin uzağında biraz soluklanıp gerçekten hassas, iç burkan bir hikâye anlatmak istemiştim.

Buharalıların "örik darahtı" dedikleri büyük bir kayısı ağacının altında oturuyorduk. Flaubert konuşmasını sürdürüyordu: "Bağlandığına coşkudan uzak bir biçimde bağlanan, taze ekmek gibi yumuşak, dindar ve yoksul bir köylü kadının, hizmetçi Felicite'nin öyküsünü anlatmak bana iyi gelmişti. Önce bir adamı, ardından hanımının çocuklarını, uzaklardan gelen yeğenini, baktığı bir yaşlıyı sonra papağanı Loulou'yu seven Felicite, sevdiklerini yine peş peşe yitiriyordu. En son papağanı da ölünce, onu doldurtuyor ve ölürken de papağanı Kutsal Ruh'la karıştırıyordu." Dostoyevski kaşlarını yukarı dikip doğrudan Flaubert'e bakınca, "Hayır, hayır Mösyö düşündüğünüz gibi alaycı bir öykü değil, tam tersine, çok ciddi ve çok acıklıdır." dedi Flaubert. "Duyarlı ruhları acımaya yöneltmek, ağlatmak istemiştim. Çünkü ben de onlardandım."

"Madam Bovary c'est moi!" dediğiniz gibi Mösyö Flaubert, Felicite'nin de kendiniz olduğunu söyleyebilir misiniz bugün? Yoksa o savunulmayacak kadar öteki, sizden dışarıda, herkesin kucak açabileceği kadar dışarıda biri miydi? Bu soruları sormak için sıramı bekliyordum. Fakat Dostoyevski çoktan söze başlamıştı bile:

Henüz Sibirya'ya sürülmemişken ve henüz yeterince tatmamışken ağzımın acı payını…

Sizi Turgenyev'le olan dostluğunuzdan tanırım Mösyö Flaubert. Siz de dostunuzun ağzından benim "sınırsız kibrimi" işitmişsinizdir eminim. Her halükârda sizi, şu kısacık konuşmanızdan sezdiğim kadarıyla bile başı yıldızlarda gezen Fransız romantiklerine tercih edebilirim. Tüm Fransızlar barikatlarda can verse, nezaket gereği bile olsa değişmeden yıldızların şarkısını söylemeye devam eder onlar, değil mi? 

Henüz Sibirya'ya sürülmemişken ve henüz yeterince tatmamışken ağzımın acı payını, beni bir köylünün dirayetli yüreğinden daha çok ağlatacak şeyin, acıdan değil de saadetten un ufak olmuş yufka bir yürek olabileceğini düşünürdüm. Neredeyse gülünç başlayan fakat gözyaşlarıyla biten bir hikâyenin kahramanı Vasya Şumkov da işte bu düşünceden doğmuştu.”

Yürek acıdıkça katılaşır, nasırlaşır, acıyı sırtlanır da dört başı mamur bir saadet karşısında nasıl böyle zayıf, böyle un ufak olur, hiç düşündünüz mü? Saadet acıdan daha mı çok soluksuz bırakıyor insanı? Dostoyevski bunu sezmişti besbelli. Henüz Sibirya'ya sürülmemişti, birer ikişer yıl arayla yazacağı büyük romanlarını; Yeraltından Notlar'ı, Suç ve Ceza'yı, Budala'yı, Ecinniler'i yazmamıştı. Ama bu büyük romanların nüvesi yazdığı her cümlede ışıldıyordu. Prens Mişkin ile Alyoşa Karamazov’un Hıristiyan alçakgönüllülükleri, Raskolnikov ile Ivan Karamazov’un şeytani gururları, Kirilov’un diyalektik ateizmi, Shatov’un mesiyanik Slavseverliği yanında Vasya'nın zayıf, kırılgan yüreğini nereye koymalıydı? Can kulağıyla dinliyordum:

“İnsanın tabiatında, ‘insan tabiatı’ denen şeyin varlığını yadsıyanların bile kabul edeceği şu dayanıklılık... Istırabın karşısında örselene sarsıla iki tür karşı koyuşla dikiliriz. Acıdan sağ çıkmanın iki yolu; sabır ya da kahırdır Mösyö! Dişlerini sıkarak ya da yüreğinin düğümlerini gevşeterek sabredenleri gördüm. İçlenerek bir de dövünerek, acıyı sapanlarına yerleştirip canı yandığı kadar can yakarak kahredenleri de. Onlar acıya rağmen aklı başında ve hayattaydılar. Saadeti, içini doldururcasına tüm hakikatiyle yaşayan Vasya ise, türünün tek örneği olabilirdi oysa. Eşsiz bir dosta sahipti. Sırf dost olamayacağı için, arzu ettiği yakınlığı düşman olarak kazanmaya çalışan yeraltı insanı gibi kötücül bir adam da değildi üstelik. Coşkuyla, sadakatle, yürekten seviliyordu dostu Arkadiy İvanoviç tarafından. Abartılı, rolleri sıklıkla birbirine karışan, hudutsuz bir dostluğun yanında bir de sevgilisi, ona kendini sadakatle adamış biricik Lizanka'sı vardı. Ve yeteneği, uysallığı, nadir bulunan alçakgönüllülüğünü görerek onu birinci kademe memurluğa yükselten velinimeti, Yulian Mastakoviç'i. Vasya, iyiydi, nazikti Mösyö ama affedilmez şekilde zayıf, affedilmez şekilde kırılgandı. Hayatın ona sunduğu bu sonsuz cömertlik karşısında un ufak olmuştu yüreği. Bir tek kendi başına mutlu olmak ağır gelmiş, bütün gücüyle bu mutluluğa layık olmak, vicdanına huzur vermek için büyük şeyler yapmak istemişti. Elindeki işi söz verdiği tarihte yetiştiremeyecek olmaktan duyduğu ıstırapla, altında ezildiği minnettarlıkla aklını yitirmişti Vasya. Sizin Felicite’nizin saflığı duyarlı ruhlarca affedilebilir, dirayeti yürekler sızlatabilirdi Mösyö, ama benim Vasya’mın mutluluk karşısındaki zayıflığı affedilemezdi!”

23 Ağustos 2021 Pazartesi

Çok kere kendi içimizin gizliliklerini bırakıp başka kapılar zorluyoruz. İçimizin gizlilikleri bir sır mı? Başkasından saklanacak bir ur mu? Yakalara iliştirilecek bir madalya, bir rozet mi?  Böyle görüyoruz belki. Açmadığımız bir iç kapıyı bir başkası açsın diye bekliyoruz. Sır varsa çözsün, ur varsa söküp atsın. Azıcık açılsak utanıyor, azıcık daha çözülsek korkuyor, peşinden kapanıyor, kendimize bürünüyor bir kara büyü gibi yazgımıza düğümleniyoruz. Ya da göz karartıp bir kere açılmışsak, karşımızdakini yutacak kocaman ve asla doymayan bir ağza dönüşüyoruz. Karşılaşmaların, konuşmaların birer "Momus penceresi" olduğunu düşünürüm hep. Yunan tanrısı Momus, “balçıktan yaptığı insanın kalbine, tüm duygu ve düşünceler kolayca gün ışığına çıksın diye bir pencere koymadığı için Vulkan’ı -ateş tanrısını- suçlamış. Şayet Vulkan, insan denen muammanın kalbine o pencereyi açsaymış, oradan içeriye bakıldığı zaman her şey ayan beyan görünür, bir bakıma insan dediğimiz muammanın sırrı da çözülüverirmiş. Bana kalırsa Momus, bahsettiği o pencereyi, eksikliğini hissederek ve ona bir ad vererek açmış bile. Önce kendi içinde açmış. 

Çocukken dikkatimi çeken bir insanın evini de düşlemek gibi bir huyum vardı. Başka başka kişiler bile olsa o düşsel eve dair ilk imge, açık bir balkon kapısı olurdu bende. Mutfağa ya da salona açılmış, rüzgarın şişirdiği tül perdeleriyle, ışığın ve gölgelerin içeriye süzüldüğü bir balkon kapısı. Şimdi bu imgeyi daha anlaşılır buluyorum içimde. Benim balkonumun kapısı, konuşmak için, paylaşmak için, sevmek, anlamak ve anlaşılmak için kime açılmışsa ben de onun bana açılması muhtemel olan o sırlı balkon kapısını düşlüyormuşum işte. Oradaki demirlere, kollarımızı dayayıp yüzlerimizi birbirimize dönüp neşeyle ya da hüzünle sohbet edebilir, kollarımızda demirin izi çıkacak kadar yani canımız acıyacak kadar vakit geçirmişsek kimselere kabahat bulmadan tekrar evlerimize çekilebilir, uykularımızı uyur, düşlerimizi görür ve sabahla beraber, bir nergis gibi, bir sıklemen gibi bir zambak gibi yine birbirimize açılabilirdik. 

Açmanın ve başkasına açılmanın bunca zorlaştığı bir zamanda çiçeklerin her sabah ve her mevsim korkusuzca açmasına aşk olsun!