7 Şubat 2025 Cuma

Yakut kayalar

Deniz ikimizin bakışlarında benzer bir şeyi ortaya çıkardı. Vapurun terasında, iki kadın, annem ve ben, yan yana Boğaz'ı seyrederken sanırım içimizde durmuş, bu zamana dek akmamış, kurumuş tıkanmış bir şeyi, özden doğan gerçek bir merhameti gözlerimiz ele verdi. Birbirimize müşfik olmayı öğrendiğimiz ya da bunun mümkün olabileceğini, bunu birlikte birbirimiz için yapabileceğimizi sezdiğim ilk an, o fotoğrafta, birbirine çok benzeyen gözlerimizle göz göze geldiğim andı...

Ben anneme benziyorum dediğim ve bunu söylerken de kendim gibi hissettiğim o eşsiz kabul ânı...

Annem, senelerce, kendine duyamadığı haliyle bana da veremediği şefkati, (yüze ve bakışa yansıyan şefkatten, kıvamını bulmuş bir süt gibi kaynayıp taşan şefkatten bahsediyorum çünkü bunun dışında eşsiz bir bakım verendi annem) benim bakışlarımda da  uzun zaman sönmüş bir kandil gibi duran özlem dolu o sıcaklık beklentisini, yine benim aracılığımla, kendime duymayı öğrendiğim şefkatle ve ondan gelecek acıyı göğüsleme pahasına ona yaklaştığımda verebildi.

Bu sakin kıyıya varana dek defalarca med-cezirler yaşayıp, benliğimizden yontulmuş granit kayalara çarpa çarpa geri çekildik. Çok kere. Çok kere birbirimize sarıldık ve çok kere birbirimize acı verdik. Ben o olmamak için uğraşmakla acı çektim, oysa benim bu korkunç çabama şahit olduğu ve benim sevemediğim o benlik kayalığını özde kendi de kabul edemediği için acı çekti. 

Sonra ben sakin bir kıyı buldum. Dalgalarım annemin kıyılarından çekildi ve oraya vardı. Coştu ve taştı, köpürdü ve bulandı. Çırpındı ve duruldu. İçimden çıkarıp attığım gemi enkazlarını, incileri, mercanları, ölü balıkları o sahil kabul etti. Yağmalamadı, ayırmadı, öylece bıraktı. Ben o tanrısal sahilde, içimi varıyla ve yoğuyla görebildim. Enkazdan ganimetler ayıkladım, ölü balıkların yasını tuttum, incileri ve mercanları fark ettim. Güneşin altında parlayacakları güvenli bir yere dizdim. Sık sık bir vapurla annemin kayalıklarını ziyaret ettim. Kuru, cansız, heybetli, yalnız... Orada beni özenle karşıladı, her seferinde el salladı, hoş geldin dedi, yataklar serdi, sofralar kurdu. Ama kayalıkların üzerinde durmak hep can acıtıcı, hep düşmek korkusuyla iç içeydi. Kendi sahilime hüzünle döndüm defalarca. Onu kayalıklardan indirdim, kendi sahilime getirdim, olmadı. İncecik kadife kumlar, o sakinlik, onca inci ve mercan, üzdü onu. Benimkiler nerede dedi? Beni bu yalçın kayalıklarda kim unuttu böyle? Bir med-cezir daha. Annem yeniden o yakut kayalara savruldu. 

Fakat bu kez kaptanı kalp olan bir gemiyle yola çıktım, bana hasretle el salladığı o kayalıklardan yavaşça, sabırla indirdim onu. Birlikte bir gemiye bindik ve herhangi bir kıyıya varmadık. Denizde, ufka doğru, yan yana sessizce durduk. İkimiz de özgür hissettik... Su, bir ana rahmi gibi bizi cömertçe içine aldı. Ufuk bizde yeni ve başka hayaller uyandırdı. Rüzgar bir anne eli gibi tenimizi okşadı. Ve gözlerimizde aradığımız o sıcaklığı zaman bize geri verdi.


26 Kasım 2022 Cumartesi

Fish of Oneself

Bir avuç su, bir dolu yaşam... Ama nereden gelir bu yaşantılar? Toprağı kazdım ve bir küçük gölet kurdum. Tıpkı, bir haritada gerçeğinden daha küçük görünen göller gibi, benim göletim de gökyüzünü anlatan küçük bir su parçası. Bazen tutkulu mavi, bazen düşünceli gri ve geceleri yalnız ışıltısıyla fark edilen bataklık karası.

Bir balık yetiştirebilirim orada. Böyle düşündüm. Her suda mutlaka bir canlı yaşar. Yaşasın o halde. Kendiliğinden var olsun. Kendiliğinden balık. Bekleyişimin yedinci senesinde bu yıllığı tuttum.

Kendiliğinden Balık 'ın yedi senelik güncesi.

1. Sene: Göl, durgundu. Hiç taş sekmedi üstünde, hiçbir dalga belirmedi, kıyı kendini ona duyurmadı. Gök onu cömertçe doyurdu. Yağmur sanki gölün içinden yağdı. Sazlıklar ondan habersiz nefes aldı, aşıkların dudaklarına ney kesildiler. Yaban ördekleri, karabataklar, kuğular... Gökten seyrettiler onu, gölün şeffaf yüzüne dokunacakları günü düşlediler.

2. Sene: Göl, yosunlandı. Yaşam başka türlü başladı. Duran her şeyin içinden yükselen yeşil, koyulaştı, koyulaştı. Saçaklarına başka balıklar gizlendi. Nereden geldi bu balıklar? Ördekler, karabataklar düşlemekten sıkıldı, perdeli ayaklarıyla gölün şeffaf yüzünü yaraladılar.

3. Sene: Göl, bulandı. Ölüm başka türlü geldi. Bir kuğu, apak boynunu büküp uzandı göle. Başı suyun içinde, gövdesi su yüzünde öylece kalakaldı. Gölün ilk kez kıyıdan haberi oldu. Kuğuyu kıyının kucağına bıraktı. Balıklarda bir telaş başladı. Bir akbaba gölgesi belirdi gölün bulanmış çehresinde. Göl, gözlerini yumdu tüm bu olan bitene. Balıklar kuğudan kalanlarla bir şölen başlattılar.

4. Sene: Göl, karardı. Gece başka türlü yaklaştı. Gökten inmedi, dipten yükseldi ve gölün yüreğine yerleşti. Dışarıda bir yaşam mı vardı? Kıyıdan ne haber getirdi kayıklar? Sazlıkların diplerinde su yılanları, çocukların pembe ayaklarına dolandı, korkuttular onları. Gelmezler bir daha, gelmeyecekler. Göl, kuğularını yitirdiği gibi yitirdi çocukları.

5. Sene: Göl, buz tuttu. Kış, tıpkı bir ateş gibi sıçradı göle, bir kıvılcım gibi tutuştu kristaller, boydan boya sardılar gölün yüzünü. Kıyıda her şey çekip gitti, yerine beyaz yükseltiler bıraktılar. Çamlar, bir süreliğine terk edilen evlerde, üstlerine beyaz çarşaf çekilmiş eşyalardan farksızdılar. Birden, bir çocuk belirdi beyaz yükseltiler arasından. Göle yaklaştı, çantasını onun soğuk yanağına dayadı. Bir çift kırmızı pabuç çıkardı ve giydi. Gölün üstünde kayarak ilerledi, yavaş ve temkinli. Gölün içi gıdıklandı, soğuk yüzü seyirdi, titredi. Çocuk, korktu gölden yükselen çıtırtılardan. Ama durmadı, başladı kaymaya. Gölün yüzüne çizikler bırakarak döndü döndü döndü... Gölgesi gölün içinde belirdi, onunla beraber kıvrıldı, sıçradı, durdu. Gölün karşısından bir bekçi düdüğü duyuldu. Çocuk, pabuçlarını çantasına koydu, geldiği beyazlıkların arasına karıştı. Gölün yüzünde, yalnızlıktan derin yarıklar oluştu.

6. Sene: Göl, unuttu. Unutuş ona bir kıpırtı bahşetti. Bir gölge geziniyordu içinde, bir çocuk mu bir balık mı olduğunu ayırt edemediği bir gölge, belki balık, kendiliğinden balık... Yaşamı çoğaltan, kıyıdaki otları yeşerten, sazlıkları neşelendiren bir balık. Yusufçukları, kelebekleri, sinekkuşlarını çağıran, ince kayıklarla gezinenlere aşk sözleri fısıldayan, durulayan, her şeyi tek tek durulayan bir balık. Gölün yüzüne aşktan sağanaklar yağdı.

7. Sene: Kendiliğinden Balık'ın şarkısını duydunuz mu? Onun destanını çürüyüp tekrar yeşeren sazlıklar yazdı. İçli kamışlar besteledi, göçmen kuşlar uzak diyarlara taşıdı. Bir avuç su, bir dolu yaşam... İşte buradan geldi bu yaşantılar. 

Yaşam her gölde, bir gölge gibi beliren o balıkla başlar...

31 Ekim 2022 Pazartesi

"Oyalanmasız bir düşünce"

"Karanlıkta, kendi ışığını daha iyi görür. Yalnızlık onu münferit düşünceye götürür, oyalanmasız bir düşünceye, yükselen ve yücelirken saf sükûnete eren bir düşünceye götürür."

"Dikey zaman yükselir. Kimi zaman düşer de. Poe'nun Kuzgun'unu okumayı bilenlere geceyarısı artık hiç yatay olarak gelmez. Ruhun içinde alçalır da alçalır... En dibe, on ikinci vuruşa, on ikinci yaraya, on ikinci anıya dek dalma cesaretine sahip olduğum geceler enderdir... Çok geçmeden dönerim yüzeysel zamana; zincirlerim kendimi, tekrar zincirlerim, yaşayanlar arasına, yaşama dönerim. Yaşamak istiyorsak, hayaletlerimize mütemadiyen ihanet etmeliyiz..."


- Gaston Bachelard

8 Ekim 2022 Cumartesi

Yaşayan Ölü - Sâmiha Ayverdi

 "Meğer bu güne kadar Seniye ile ben, su ile kadehin yek diğerine ihtiyacı nevinden bir yakınlıkla iç içeymişiz. Bu birleşme ve ihtiyaç hengâmında terkiblerimizin, hamurumuzun başka başka oluşunu fark edememişiz. Şimdi bir fiske geldi bardağı kırdı ve su döküldü. Artık o su ve kadeh birbirleriyle buluşamazlar. Eğer onlar birbirlerinin cinsinden olsalardı, bulutta, gölde, çayırda, denizde gün olup birleşmeleri mümkün olurdu. Korkuyorum, bir sırça gibi ayak altında ezilmekten korkuyorum."


- Su ol, öyleyse Leyla! Su gibi aziz...

20 Ağustos 2022 Cumartesi

Aşk tohumu

Benim aşk tohumum, yeşermek için tutuşan idrâk toprağına, kalbi akla düğümleyen bir elin maharetiyle serpildi. Benim aşk tohumum, ilkin boşluklarıma, yokluklarıma kast eden bir varlık eliydi. Tutup önce eksiklerimi kavradı, bana bir dil öğretti. Benim yarımımla bir başkasının yarımını değil, tam olanı bir başka tam olanla karşılayabilen bir kalp meşrebi tâlim ettirdi. Benim aşk tohumum, yarılıp çatlamak için, ruhların ahitleştiği ilk meclisten bugüne dek hasretle beni bekledi.

Aşk tohumum, hiçbir zerrenin erişemeyeceği o kuytuda bir damla zaferan mürekkebi gibi belirdi. Gözlerimin içinde, bir kan damlası gibi kıpkızıl ve aydınlık ışıdı, öylece billurlaştı. Gözlerimin içini dilsiz bıraktı, dilimi mühürledi, avuçlarımı yalnız onun duacısı olacağım zamanlar için oyup boş bıraktı. 

Onunla dolmaya başladığım an, beni bomboş bıraktı. Bir uykuda, bir düşte beni kendinden çekip ayırdı. Beni yüzünün, beni sesinin yokluğunda sınadı. O, yokluğunda var oldu. Beni acıdan sarhoş, sevinçten budala yaptı. Her ikisinden sonra bir bilge, bilgeden sonra bir hiç, hiçlikten sonra var kıldı. Neyim varsa eksilte eksilte çoğalttı.

Şimdi, yazan bu el, onun şevkiyle yazmaktadır. Şimdi serpilen ne varsa sözcük sözcük, hepsi onun ikramıyladır. Döktüğüm her gözyaşı, onu sulayan bulutun yağmuruyladır. 



21 Nisan 2022 Perşembe

Safiye Erol'la Karşılaşma

Her tuhaf karşılaşmanın bizim gelecekteki dirilmişliğimiz olduğunu, hiçlikten çekip çıkarılışımıza dair, tıpkı birer ulak gibi, karşımıza dikilmiş olabileceğini düşünürüm. Ne gözün kaydı aleladedir ne de kulağınki. Bellek dediğimiz şey yalnız geçmişin mi yurdudur? Hiç sanmıyorum.

Bir şey artık bende kaçınılmaz olmuştu. Gerçeğimin fevkine varmak, daha taşımakla sarhoşu olduğum ezeli bir şarabın kadehini aşkla kırmak, yalnız adını sarf ederek kendimi zengin saydığım hazinenin bizzat aslını son cevherine dek vakfetmek kaçınılmaz olmuştu. Yaşamın tefsirine ne zaman kalkışsam çoktan tamamlanmış bir kitabın idraksiz taklitçisi olduğumu gördüm. Benim yaşamdan okuduğumu içimdeki  öz çoktan o kitaptan okumuştu. Bense, hadsizce, bu yankıyı kendimden biliyor, mağarada çınlayan sesime hayran oluyordum. Fakat işte duvarlara çarpıp gelen tılsımlı sesim, kaynağa, sesin çıktığı o dehşetli oluğa sürükleyip bırakmıştı beni. Kendimi önce kendi yularımdan kurtardım ve oluktan sarkıtılmış o ışıklı ipe can havliyle tutundum. Bir giz balığı gibi derinlerin daha derinine öylece bıraktım kendimi.

Onunla karşılaştığım zaman, işte bu sarsıntılı ruh halindeydim. Kadıköy'ün rıhtımı boyunca dalgın yürüyor, caddenin karşısındaki azgın kalabalığa bakmadan doğruca Moda semtine geçiyordum. Hep yaptığım gibi belediyenin atık su arıtma tesisi boyunca düşünerek Mühürdar'a sapmış, Mühürdar'dan ağlayarak park içine doğru inmiştim. Üsküdar'ın Atik Valide'si ve Selimiye'si nasıl ruhumun doruklarını seyre durduğum mahfillerimse, Mühürdar ve Moda arası da derin dalışlardan sonra satha çıkıp soluklandığım müşfik bir kıyıydı artık benim için. O gün park öyle sessiz, deniz öyle durgundu ki, yukarıda sanki penceresi ardına dek açık bir evde çalan şarkıyı işitebiliyordum: "Hikayeyi tekrar edeyim sana/ gayret gayret hatırlasana/ ilk görüştük senle biz Moda'da/ Moda Moda Moda yolunda." Denize nazır Kadıköy Lisesi'nin önünden geçip yukarıya, çay bahçesine çıkan merdivenlere yöneldim. Daha çıkarken bir tuhaflık sezinledim. O tanıdık plastik masa ve sandalyelerin hiç birisi yok. Kırmızı şemsiyeler yok. Beyaz boyalı bir uçtan bir uca camekanlı dükkan yok. Ressam Şeref Akdik'in 1945 tarihli Mühürdar Bahçesi tablosuna benzer bir manzara var yalnızca. Büyük yemyeşil bir meşe ağacı, etrafında tahtadan, kırmızı ve yeşile boyanmış masa sandalyeler...  Bir yanda karşılıklı oturmuş bir çift. Diğer yanda, sabun köpüğü kadar beyaz yüzünü denize doğru dönmüş, geniş omuzlarına gri bir şal atmış oturan Safiye Erol... Kısa saçlarının şefkatle çevrelediği yüzünü bana dönmeden sanki Mühürdar yolu boyunca karşısında oturuyormuşum gibi birden, sakin bir sesle konuşmaya başlamıştı: 

"Satha çıkabilen her muzaffer dalgıcın ilk bâkir eseri deruni bir ihtizazdır, sevgili kızım. Seni candan tebrik ederim. Titriyorsun, yaklaş şöyle yanıma." 

İhtizaz... Bu öyle bir titreyişti ki söyleyene dek farkına varmamıştım. Öteden beri içimde meçhulden esen sayısız rüzgarın her cepheden yalazladığı mavi, titrek bir alev vardı. Sahiden üşüdüğüm için değil, tutuştuğum için titriyordum. Dostu Safiye Erol'a 'Pirdaşım' diye seslenen Samiha Ayverdi'nin "hasret küçük ateşleri söndürür, büyükleri yangına çevirir" sözü çınlıyordu kulağımda.  Öyle ya, bu bir tabiat kanunuydu. Titreyen ellerimi bacaklarımın arasına gizledim. Alev almış varlığımla onun az sonra bir sırrı fısıldayacak dudaklarına canımın kulağını verdim:

"Çoktandır unuttuğumuz bir şey var sevgili kızım. Eskiler, mistik kahramanlar sırasına sanatkârı da dahil ederlerdi. Yani sanatkar da tıpkı bir mistik kahraman gibi sır denizine dalan ve tekrar satha çıkmaya muvaffak olan biriydi. Öyle derunî bir titreyişi vardı ki onunla yalnız o meçhul derinliklerde geçirdiği macerayı nakledebilirdi. Fakat yazık ki benim yazdığım devirlerde sanatkarın mistik bir seferi olmadığı iddia edildi. Sanat için hüner yeter zannedildi. Adeta laboratuvarda ilmi tetkikin her uyanık insana açık olması gibi, sanatın da herkesin at oynatabileceği bir meydan olduğunu sandılar."

Fener Burnu'nda gün alçalmaya başlamıştı. Denizde ve yüzlerimizde gezinen sedefi bir pembelikle o dakika, içimize dönmüş, suskun bir tefekkür halindeydik. Şurada, yanı başında oturduğum bu serhatli ruh, daha gencecik yaşında gittiği Almanya'dan felsefe doktorası yaparak dönmüş, dostu Ayverdi'nin tabiriyle Garp'ın mürekkebini yalamış fakat Şark'ın geleneğine bağlı kalmıştı. Belli ki daha bir öğrenciyken bu iki medeniyetin mukayesesini yapacak endazeye sahipti. Mukayeseci her dimağ, tez ve antitezden sonra mutlaka bir senteze muhtaçtır. O da dağılmanın son safhasına giren her insan gibi birdenbire sentezi öğrenmiş, yaşayabilmek için bir merkez edinmişti. 1938’de yazdığı ilk roman, bu semtte, Kadıköy'de geçiyordu. Ona “Kadıköyü'nün Romanı” demişti. Diyebilirim ki insanın hakiki sesini böyle yansız duyuran çok az roman vardır. Bu roman bir semti ve biri diğerine aşık üç genci cisimleştirirken derinde bir sentez de örmüştü. Kadıköyü'nün gözde güzeli Bedriye, semtin ele avuca sığmaz, tabiat aşığı, insandan ve bilhassa kadından kaçan delikanlısına yani Burhan'a aşık olmuştu. Necdet'se tüm kalbiyle Bedriye'ye... İsimler değişir, hikayeler aynı kalır. Burhan, baştan ayağı tabiattı, ham erkek tabiatı. Tezini içgüdüyle tesis eden, sonsuz bir arzuyu sonsuz bir irade ile bağlayan kuvvetli bir mahluk. Bedriye, derin kadınca sezişiyle saçından tırnağına dek histi. İçgüdü ve hissin izdivacından ne olursa o gelmişti başlarına. Şiddetle birleştikleri gibi şiddetle ayrılmışlardı. Necdet'in varlığı, yanıp kavrulan bir us, kalple kavgaya girişmiş bir akıldı. Üçü bir arada düşünüldüğünde tabiat, sanat ve hakikatin birer senteziydiler. Safiye Erol’un insan benliğine doğru yaptığı bu ilk derin dalış, yine insana dair neleri ele vermiyordu ki…

Yeri geldi, ikinci romanı, Ülker Fırtınası'nı sordum ona. "Kendimi en çok ele verdiğim romandı." dedi utangaç bir gülümsemeyle. Romanda Nuran, aldığı Batı terbiyesi ve kendine mahsus şahsiyetiyle erişilmez bir kadındı. Fakat kaderin cilvesi, zaman değişse bile ruhundaki pederşahi hakimiyet hırsı dinmeyen, sığlığı nerede biter derinliği nerede başlar bilinmez bir adamı, udi Sermet'i sevmişti. "Atavizm, demiştim Nuran'ın çekildiği o büyük mıknatısa. Ne kadar Batılı, sizin tabirinizle modern yahut enternasyonel olursak olalım sevmelerimizde tüm ırsi sempatilerimiz uyanır, bir Şarklı gibi sevmek ve sevilmek isteriz. Fakat her şey bir temsildir kızım. O gün öyleydi. Eminim bugün de böyle. Nuran yani Nuran gibiler temsil istemezler, aşkın da elemin de hakikisini ararız biz."

Ciğerdelen romanındaki Cangüzel, atalarının aşk destanını boş yere kayda geçirmiyordu demek... İnsan, ‘tamamlayıcı maddeyi bulmadan vücuda gelemeyen kimya terkipleri gibi’, onu kendi varlığı içinde büsbütün tamamlayacak bir köşe taşını bulmadan büsbütün eksik… Bizde, bizim anlayışımızdan üstün bir tabiat unsuru olabileceğini tam oradan nişan alınıp vurulmadıkça bilmeyiz. Ve tekrar o kutsi noktadan vurulmayalım diye şimdinin içinde geçmişin pişmiş tuğlalarını örerek ilerleriz. O pişmiş, olgunlaşmış tuğlalar elbette önceki kuşakların kahrı ve fahrıyla böyle sağlam. Tereddütün ince bir damar olup o tuğlaları çatlatması ne mümkün... Paracelsus'un bir sözünü hatırladım: "Sağlıklı bir akıl, efendisinin iradesi olmadan içine girilemeyendir." Sağlıklı bir kalp de böyledir, diye ekledi Safiye Erol.

Moda sahili, ufku silinecek kadar kararmıştı ki kabloların ucundan sarkan çıplak ampuller ansızın yandı. Omzumu verdiğim sandalye etimi neredeyse kesmiş. Üzerine dirseğimi koyduğum kitabın sayfaları kırışmış. Beni daldığım alemden uyandıran bu akşam, kim bilir kaç sabaha bedel…


Sabitfikir, Mart 2022

3 Nisan 2022 Pazar

Uçan Halıdan Manzaralar: Baltimore'lu Bir Mistik, Robbie Basho

"-Coley:  Kayıp bir kabilenin savaşçısıydı. 

-Fahey: Ama kabileden tek kişi oydu. Onun derdi buydu."

Robbie Basho hakkında John Fahey'le yapılan bir röportajdan.


Yazıya başlarken Japon şair Matsuo Bashō'ya ait bir haiku'yu hatırladım: "Tapınağın çanı durur, ama ses yankımaya (duyulmaya) devam eder çiçeklerin taç yaprakları arasında." Kutsalın sesi, bizde böyle yaşar. Sanki dünyanın yaratılışında, bütün doğumlardan önce, henüz bir bedene bir isme doğmamışken duymuşuzdur o sesi ve burada, bilincimizin  taç yaprakları arasında çınlamaya devam ediyordur hâlâ. Biz o sesi, birçok şeyle karıştırırız. Sanrılardan katı ve sabit fikirlere, tabulara; ilhamdan vizyona, şiire, notaya kadar çeşit çeşit forma sokarız. Peygamberlerin işittikleri gibi işitemeyiz o sesi. Bizdeki boğuk ve bulanıktır. Bazen cılız, bazen aklımızı alıp götürecek kadar apaçık ve bazen baharda henüz açılan taç yapraklarını huşu ile titreten bir çiçeğin sesi kadar derinlerde...

“Kozmik özlerin lezzetini duyuyorum: doğanın renklerindeki tonu; müziğe atmosferini veren ruh hallerini. Benimki hurmadan yeni bir ısırık almak. Evrenin tadına bakabilmek için."


1940 yılında, Baltimore'da doğmuş yetim bir çocuğun hikayesi bu. Evlatlık alan aile ona Daniel Robinson Jr. ismini verir fakat gerçek adını kimse bilmiyordur. Ta ki o, arayışını müzikle birleştirip ruhunun köklerine doğru yola koyulana dek. Müzisyen arkadaşı John Fahey'nin söylediğine göre 60'larda bir dağın tepesinde uzun bir gece geçirdikten ve çok miktarda peyote (halüsinasyon gördüren bir kaktüs) yedikten sonra kendini Japon şair Matsuo Bashō'nun reenkarnasyonu olduğuna inandırır. Ve "Robbie Basho" işte böyle doğar.

Müziğini 12 telli gitarla ateşler Robbie Basho. Naylon teller aşk şarkılarına uygun olabilir fakat onun çelik telli gitarı, kıvılcım düşürür henüz tutuşmamış ruhlara. Arayışıyla iç içe geçen müziğinin kendine has durakları vardır: Japon dönemi, Hindu dönemi, ve ardından biraz blues… Sonra Amerikan Kızılderili dönemi ve nihayet Pers dönemi. Peşinde bir "özgünlük hayaleti" ile yürür. Özgün olmak, nasıl kişinin kendisine karşı dürüst olmasıyla ilgiliyse, Basho'nun müziği de kendisinin gerçekten sahip olduğuna inandığı geçmiş yaşamları içermesiyle bir o kadar özgün ve otantiktir. 

Basho, Cengiz Han için savaşmış bir asker olduğu inancı da dahil olmak üzere birçok geçmiş hayatı olduğuna inanır. Yetim bir çocuk, kendine bir köken bulmak konusunda hayal gücünü sınırsızca işletebilir.  The Falconer's Arm isimli albümünde giydiği kostümleri, işlemeli ve püsküllü çizmeleriyle geçmiş yaşamlarındaki rollerini canlandırır adeta. Bu kıyafetlerde kaçışla ilgili bir şey de vardır. Geçmiş yaşamları, çağdaş kahramanları, eski efsaneleri ve mitolojik figürleri özümsemek, onu acısından ve dünyevi varoluşundan uzaklaştırır.

Berkeley'de, herhangi bir mistik amaç için uyuşturucu kullanımına karşı güçlü duruşuyla tanınmış Hintli manevi öğretmen Meher Baba'nın takipçisi, gitarist Hank Mindlin ile tanışır. Ardından Meher Baba'nın California'daki manevi okuluyla bağ kurar. Baba'yı keşfettikten sonra Basho, uyuşturucu kullanan gitar öğrencilerine ders vermeyi dahi reddeder. Çin tıbbı, şifalı bitkiler, akupunktur, masaj gibi çeşitli şifa yöntemlerini dener ve birkaç kiropraktöre gider. Ruhundaki açlık için, bedenini sıkı bir perhize tabi tutmuştur.

John Fahey de dahil olmak üzere çevresindeki çoğu arkadaşı, Basho'nun manevi arayışının biraz şov olduğunu düşündü. Onun müziğini ve şiirini aşırı coşkulu olarak nitelendirdiler. Basho, tekinsiz bir tip olarak görüldü. Yalnızdı. Bazıları onun iki Asyalı kız arkadaşıyla yaşayan bir hanımevladı olduğunu söyledi ve bazıları onun ölene dek bakire kaldığında hemfikirdi. Fakat Basho, kadınlar karşısında ürkekti. Gerçekten aşık olup bir kadınla ömür sürmeyi çok istemişti. Arkadaşı Jones'un dediğine göre Basho, "kadınlarla ilişkilerinde başarılı olmadı çünkü gerçek, onun romantikleştirilmiş versiyonuna hiçbir zaman uymamıştı." 

Basho, klasik İran şiirine deyim yerindeyse aşık olmuştu. Mecnun için bir ağıt, Leyla için bir şarkı besteleyecek kadar belki, hakiki aşkın ne olduğunu anlamıştı. Elbette o aşkı Berkeley'de bulamayacağını da...

“Yıllarca yollarda anlamsızca bu türküleri söyleyerek, vaktimi sadece duygulanarak geçirdim. Sonra düşündüm, müziğin bir şeyler söylemesi, bir şeyler yapması gerekiyor. Ve böylece onun ne kadar yükseğe ve güzele gidebileceğini görmeye başladım.”

Basho'nun sinestezisi vardı ve tüm müzik tonlarını aynı zamanda renk olarak görüyordu. Notalarını renklerle adlandırıyordu. Mor gri, klasik blues'du. Koyu mavi, acıklı blues'du onun için. Dini siyah, kasvetli gül, meşe kahvesi, perdahlı karmin, kan kırmızısı, gün batımının cesur hardalı... Onun müziğinin notalarıydı.

"Bilincin tekamülünün başlangıcından bilincin içedönüşünün sonuna kadar, bir bütün hayat boyunca bir çok ölüm sanki tek bir hayattaki birçok uyku gibidir." 

Basho'yu da tesirinde bırakan Hintli mistik Meher Baba, bu sözleriyle Basho'nun duraklarını izah eder sanki. İnsan bilinci, tekamül etmeye bir kez başladı mı o bilinç içe yani öze dönene dek sayısız ölüm gerçekleşir. Hayattayken defalarca ölürüz. Ölmeden önce ölürüz. Bütün bu ölümler biricik yaşamımızda daldığımız uykular gibidir. Onlardan tekrar tekrar uyanırız, çözülecek sayısız bilmecesiyle bizi bekleyen yepyeni yaşamlara...

Basho'nun hakiki ölümü, erken gelir. 45 yaşındadır.  "Öz" suyu, tattıkça insanı susatan bir içkidir. Onu içtikçe insan kutsaldan zehirlenebilir. Etimiz dünyalı, omurgamız yani iskeletimiz ruhanidir. Biri erir gider, diğeri toprakta bir iz gibi kalır. Dünyevi hastalıklara etimizi, ruhani hastalıklara sinir sistemimiz tepki verir. Ruh, insanın iskeletinden bir elektrik gibi süzülür. Mistikler de kalplerinden sonra iskelet sistemlerinde duyarlar ürpertiyi. Kemiklerinden iliklerine dek sızan öz suyu, zamanla onları kaskatı hale getirir. Basho, belki atlas omurunda duyduğu bu kaskatılığı biraz olsun hafifletmek için bir kiropraktöre yani bir omurga terapistine gider. Tedavisinin bir yerinde terapisti içinde renklerin ve müziğin kaynadığı o başı ansızın, kuvvetle çevirir. Çıkan sesle birlikte Basho bir anda anlamsızca sayıklamaya başlar, boynundaki damarlardan biri yırtılmıştır. Daima arayışta olan bilinci göz kamaştıran bir ışığa doğru fırlatılmış gibi oracıkta kaybolur.

Varlığı bir tohum gibi çatlamıştır Basho'nun fakat müziği hâlâ onu dinleyen ruhların taç yapraklarında usulca yankımaya devam ediyor...



26 Mart 2022 Cumartesi

Burhan "ızdırap" kelimesini kendi kendine yavaş sesle birkaç kere tekrarladı, sonra Fransızca "la souffrance" dedi, içini çekti.

- Bir zamanlar bu mevzû beni çok meşgul etti. Garp memleketlerinde tanıdığım münevver insanlar arasında bir anket yaptım. Muhtelif milletlerden şahsiyetlere şu suali sordum: Hayatınızda şiddetli bir hicrâna zebun olunca ne yaparsınız?

Alman, teknik bir cevap verdi: Hicrânı eskitirim, düşüne düşüne yıpratır, öldürürüm.

Fransız, zehire karşılık panzehir, dedi. Hicranım nisbetinde zevk ve saadet ararım. Her saniyeden lezzet ve tatlılık toplarım.

İngiliz dedi ki: Seyahate çıkarım, bir fen heyetine katılırım, mesela Tibet'e giderim.

Kabarık saçlı, ateşli bir Mısırlı: O hicrana sebep olanı gebertirim, dedi.

Hintli, tasavvufa saptı: Büyük ızdırap, büyük insanların nasibidir. Beşeri elemlerle ruh, tekrar tekrar dağlandıktan sonra Allah'ı özler, arar ve bulur.

Japon, gözlerinin daracık yırtmacından, müstehzi mi ciddi mi pek anlaşılmayan bir bakışla beni süzdü, dedi ki: İnsanın ruhu azgın ihtiraslara tepişme meydanı değildir. Ruh temiz ve serin kalmalıdır. Yüksek insan fazla bir ızdırap duyamaz. Müzmin hicranlar gayri ahlakidir, iptidai, barbar ruhların nişanesidir.

Necdet sordu:

- Bu fikirlerin hangisini doğru buldunuz?

-Nokta-i nazar meselesi... Hepsi doğru. Japon'un cevabı en ziyade hoşuma gitti.

- Ya Türk? Bir Türk'e sormadınız mı?

-Sormaya ne hacet? Kendim Türk'üm. Ben de bu ızdırap mevzunu ölçtüm, biçtim ve dedim ki: Büyük ıztırap kaderin bize gösterdiği itibarın miyârıdır.


Kadıköyü'nün Romanı - Safiye Erol

12 Şubat 2022 Cumartesi

Seni Unut: Ian Dreiblatt ile Karşılaşma

Gün, işaretlerle başlıyor. Daima... Yıkamadan önce içindeki kurumuş telve yumuşasın diye suyla doldurduğum fincanımda, dikey baktığımda Çinceye, yatay baktığımda Sanskritçeye benzeyen bir yazı (belki bir şiir) beliriyor. Düşünüyorum: Şu yeryüzünde biçimi sezmeseydik kolay kolay ad verebilir miydik şeylere?

Şiirin dilde bir gerilemeyle daha doğrusu içe çekilmeyle yazıldığı zamanlardan sonra, şiirin insanın yüzünde bir tokat gibi patlamasını arzulayan Mayakovski, bugün atom bombasından sonra insan ruhunun patlayan şeylere karşı temkinli olmakta ne kadar haklı olduğunu eminim anlayabilirdi. Biz artık sessizlikte iz sürüyoruz. İşaretler, bizi bir yere çıkarmıyor. Ama biçim bir arada tutmaya yetiyor.

Issız düzlüklerde gezinen şiir

Antik çağların ıssız düzlüklerinde, pastoral ezgilerinde, büyülü ormanlarında gezindi şiir. Savaş meydanlarında, arenalarda çarpıştı. İpeklere sarıldı, altın keselerine sokuldu. Kutsal mekanların duvarlarına asıldı, parşömenler üzerine kıvrılıp uzandı, kimi zaman bir kadın bedeninde yaşadı ve kimi zaman bir erkek bedeninde. Gücü de sınadı, güçle de sınandı. Kamış kalemlerin ucunda, divit mürekkebinde, mendil ceplerinde, makine dişlilerinde, daktilo vuruşlarında... Sonra sokakta yattı. Sprey boyaların kırmızısında ve yeşilinde. Kentin varoşlarında ve sanat galerilerinde. Psikiyatri kliniklerinde, meditasyon kamplarında, televizyon şovlarında. Artık şiir, her yerde ve bu yüzden hiçbir yerde. Belki yalnız sessizlikte, yalnızca sessizlikte işitiriz onu yeniden.

Bir karşılaşma diyor John Berger, -buluşmadan farklı olarak- doğası gereği birden ve öngörülemezdir. Bir güzellikle karşılaşma ise daima bir istisnaya tanık olmaktır, o daima oradaki her şeye rağmendir. Bu yüzden bizi kendine çeker. Burada her şeye rağmen, zamanın ruhunu öldüren her şeye rağmen hâlâ bir güzellikle karşılaşabilmek mümkün mü? Neresi burası? Modern bir metropol mü yoksa bir nekropol mü? Yoksa dünyanın her yerinden binlerce insanın sığındığı bir tavan arası mı? Şiiri nerede bulmalı? Onu kentte aramak beyhude, biliyorum. 

Derinleştiği bir masadan kalkıp yalnızlaştığı bir masaya otururken insan, hiç değilse, o masanın şöyle güneş alan bir masa olmasını tercih ediyor. Düşüncelerimiz ne kadar soğuk ve duygularımız ne kadar sıcak... Yaz mevsimini tıpkı bir his, kışıysa çetin bir fikir gibi karşılamamız belki bundan. Bir şarkının içinde yürürken New Yorklu bir şairle karşılaşıyorum. Şiirinde hiç durak yok ve elbette ölçüsüz. Yine de içinde biraz serin dağ havası almak mümkün. Bahsettiğine göre New York'ta şairler ceplerinde para yerine şiir taşıyormuş ve birbirlerini merdivenden itmek için fırsat kolluyorlarmış. Ama anlıyorum ki onun gözü şairlerden çok ermişlerde. Şiirini biraz bu çağın ermişliğinde mayalıyor. Sonra şöyle soruyor:

"Peki, etrafımızdaki şeylerle kullandığımız kelimeler arasındaki mesafeyi kırmamak için değillerse ermişler ne işe yarar?"

Ian Dreiblatt, New York'ta, Brooklyn'de yaşıyor. Şiir yazıyor ve Rusçadan çeviriler yapıyor.  Etimolojiler, diller ve deyimler arasındaki derin farklılıklar, yazma ve konuşma arasındaki gerginlik, iletişim kurmayı her şeye rağmen mümkün kılan puslu pragmatikler cezbediyor onu. İkimizi ayrı şehirlerde ve ayrı hayatlarda büyüleyen Boşnakça bir sözcük karşılaştırıyor bizi: "dunjaluče" Dünya, işte böyle konuşuyor, bizi birbirimizle konuşturarak... Dreiblatt'ın iki küçük chapbook (şiir broşürü) dışında ilk şiir kitabı "Forget Thee" (Seni Unut)'u Türkçede okumak henüz mümkün değil. Fakat ben Ian'ın şiirinin bize, Türkçenin şairaneliğinin de ona açılacağı günü sabırsızlıkla bekliyorum. 

Seni Unut, ismini Mezmur 137'deki şu satırlardan alıyor: "Seni unutursam ey Yeruşalim, sağ elim hünerini unutsun / Eğer seni hatırlamıyorsam dilim damağıma yapışsın."  Babil sürgününde İsrailli bir şair tarafından verilen bir yemindir bu. Kendisini tutsak edenler tarafından Zion'un bir şarkısını söylemesi teklif edildiğinde, kaybettiği şehri onurlandıracağına ya da şarkı söyleme ve arp çalma yeteneğini kaybetmesine and içerek bu teklifi reddeder şair. Dreiblatt'ın Seni Unut'u üzerine bir inceleme yazan Leeore Schnairsohn, çağımızın bu tür yeminleri ve kefilleri artık geride bıraktığını vurguluyor. Ona göre Eski Kudüs (1967'den beri kurtarıldı veya işgal edildi) şimdi yarı Babil'dir, dar sokaklar, antikalar ve ikonların yanı sıra markasız  elektronikler ve üzerinde en sevdiğiniz beyzbol takımının İbranice harfleri yazılı atletler satan dükkanlarla doludur. Kadim düşmanlıklar, “Merhaba, nerelisin?” gibi yumuşak çağrılar arasında bütünleştirici bir küresel kültürün işaretleri altında iltihaplanmaktadır. Ve aniden bir bariyerin arkasındaki askerlerin koşuşturması göze çarpar. İyice işaretlenmiş eve dönüş yolları arasında - Via Dolorosa'yı yakalayan Almanlar, Golgotha'da diz çökmek için sıraya giren Ruslar, Ağlama Duvarı'nın önünde çember dansı yapan Amerikalılar - havada bir tür ekümenik yabancılaşma asılıdır. Şimdiki Kudüs'te plastik bir sandalyeye oturup soğuk bir kola ısmarlamanıza neden olan ruhsal bir yorgunluktan başka bir şey bulamazsınız. Kutsal yitmiş, büyü bozulmuş, aura çoktan silinmiştir.

İşte tam o anda, o plastik sandalye üzerinde biraz soluklanırken çantadan o anda çıkarılacak en doğru kitap, Ian Dreiblatt'ın ilk uzun şiir koleksiyonu, Unut Seni (Forget Thee) olabilir. Mezmur yazarının hatırlayacağına yemin ettiği şeyi unutan bir başlık altında, kitap dünyamızı - Amerika Birleşik Devletleri ve komşu kültürleri - yeni Kudüs olarak hayal ediyor: parçalanmış soy kütüklerinin, kaygan dilin ve kaynayan adaletsizliğin yeri, küresel kapitalizmin korkunç konfeti kültürü tarafından yönetiliyor ve kendi çözülüşünü tamamlamayı bekliyor. Kitap, buranın artık adını hak etmese bile hatırlanmaya değer olduğunu iddia ediyor. 

Dreiblatt'ın şiirleri mevcut kültürün işaretlerini birer harabeymiş gibi okuyarak ilerliyor. Şiirler bizi felaketin eşiğine getiriyor ve 21. yüzyılda Amerikan bünyesinin politik sarsıntılarının anlatılmaya değer bir felakete işaret ettiğini öne sürüyor. Kitabın başındaki ve sonundaki şiirler, doğrudan felaketi konu alıyor ve arada, şair hayatta kalan veya geçmişin felaketlerini aktaran şahsiyetlerle - tanrılar ve imparatorlar, öfkeli entelektüeller, tüm çağların şairleri - sohbet ediyor ve belki de şimdi bize neler olduğu hakkında biraz malumat kazandırıyor.

Freud, modern insanın hakikat algısını tepeden tırnağa allak bullak eden üç temel darbeye maruz kalmış olduğunu söylemişti. İlki artık sabit olmadığı için, dünyanın merkezinin artık kendisi olmadığını öğrenmesini sağlayan o "kozmogonik darbe". Ve peşinden gelen "biyolojik darbe": şeceresinin peygamberlere ve/ya mitolojik zamanların tanrılarına dayanmadığı, insanımsı maymunların soyundan geldiği ve de dünyanın temelinin artık aklın doğal ışığı değil, en uygun olanın hayatta kaldığı bir ayıklamayla iş gören kör bir tabiat olduğu, kafasına dank eder insanın. En sonunda da "psikolojik darbe" ile 'benliğinin artık kendi evinin efendisi olmadığı'nın, bilinçdışı ve akıldışı kuvvetlerden müteşekkil bir okyanusun üzerinde gezindiğinin ve "tarih" diye adlandırma alışkanlığında olduğu şeyin, ilkel ve birbiriyle uzlaşmaz içgüdülerin çarpıştığı fecaat sahnesinden ibaret olduğunun ayırdına varır. Günümüz insanı tüm bu darbelerin ardından, hayatta kalabilmek, kutsala dönemese, yeminini unutsa bile hiç değilse anısını yaşatmak için iki arada bir derede kalan melez bir bilinç meydana getirir Daryush Shayegan'ın deyimiyle. 


Tüm söylediklerime bir işaret olsun diye, Seni Unut'un içinde, beni Ian'la karşılaştıran o şiirden bir iz bırakıyorum buraya, acemi bir çeviriyle. 


dunjaluče

“umarım bu gece biraz serin dağ havası almışsındır

seninle kamp yapmak bir kolayı paylaşmaktan çok daha iyi

umarım eski bir shaker (hristiyan tarikatı) çiftliğinde bir derviş halkasında

yaz rahatlığı için yeni bir rekor kırıyorsundur.

otobüsle eve dönerken, ben geçici olarak yarı saydam bir hale gelene kadar,

seyahatin kutsallığı yerleşikliğin kutsallığına dönüşüyor.

peki, etrafımızdaki şeylerle kullandığımız kelimeler arasındaki mesafeyi kırmamak için değillerse ermişler ne işe yarar?

(…)

karanlığı konuşuyoruz kalbin gerisine hastanelerde, sanayiden kurtarılan çatı katlarında, şehirden kurtarılmış yıkılan evlerde haber bekliyoruz. 

her türlü binayı tanıyoruz

türkçe ‘saray’, rusya'nın uzey slavlarının alaycı bir şekilde kulübe anlamına büktüğü ve bosna'nın güney slavlarının başkentleri için ödünç aldığı bir kelimedir 

himzo polovina’nın saraybosna hakkında söylediği bir şarkı, telaffuz edemiyorum ama şöyle: dunjalucˇe golem ti si 

golem ti si muazzamsın anlamına gelir ve dunjaluk ölümlü, maddi dünya, çözülüp dağılan bir devir

arapça dünya sözcüğüne türkçe -luk eki gelir ve dunjaluce, dünyayla konuşuluyor anlamını verir 

aslında biz çok defa 

dünyanın konuşabileceğini unutuyoruz 

(…)

hey sonsuzdan farklı dünya, sanırım sana rağmen burada bir sonsuzluk buldum.”

-Ian Dreiblatt

21 Ocak 2022 Cuma

Dilin Uykusunu Kaçırmak - III

Kendi doğal yasası dışında benim arzuladığım bir yasayı dayattığım tek kelime yok ki dönüp bana ihanet etmesin. Yazarken farkına vardığım bu gerçeklik, Paul de Man’ın da bahsini ettiği gerilimden başka bir şey değil. De Man’a göre, sözcük anlamı ile metaforik anlam arasında ikircimli bir gerilim oluşur ve her yapıt, özellikle derin bir Pathos’la belirlenmişse, (buna Proust ve Rilke’yi örnek verir) içeride bir dizi ikinci dereceden anlatılar kurarak kendi yapısökümünü de içinde var etmiş olur. Yapıtı kuran dil, tercihini ister logos’tan yani sözün, Tanrısal kelamın, aklın kuruculuğundan isterse pathos’tan yani hissin, ruhun, müphemiyetin melezliğinden yana kullansın, her koşulda tahakkümü imkânsız kılan bir toleransa sahip olur. Böylece hem yazar hem de okur dili bir sismograf gibi kullanabilir ve yalnız dışarıdaki gürültüyü değil derindeki sarsıntıyı da hissedebilir.

Bunu iki şair üzerinden örnekleyelim.Yahya Kemal’in şiiri tam olarak “kurucu dil”le üretilen, logosun ölçülülüğüyle hareket eden ve Türkçeyi uykusundan ahenkle uyandıran bir şiirdir. Onunla çağdaş olan Ahmet Haşim’in şiiri ise dildeki tahakkümü “pathos”la kıran ve deyim yerindeyse melezce üretilen bir şiir dilidir. Haşim şiirinde Türkçe’yi, dilin gördüğü bir düşün içinde uyandırır. Güçlü bir tarihsellik, şeffaf bir bellek ve dilin hazırbulunuşluğu ile iki şair, aynı çağda aynı Türkçe içinde iki ayrı şiir dilini mümkün kılar. O gün, onları kendi tarzlarında istikrarlı kılan estetik, bütünü esas alıyordu. Yakın tarihin kurucu dili ise tahakkümden uzaklaşmak adına parçayı esas alan bir estetikte ilerlerdi. Dili uykusundan bu estetikle sıçrattı ama hayli istikrarsız ve akışkan bir pratiğe dönüşüp tıkandı. Bugün dilde tekrar bütüne yönelen yeni bir estetik arayıştan söz etmek mümkün. Çağın yazar ve eleştirmenleri bu arayışa dikkat kesilmeli diye düşünüyorum. Ahmet Haşim’in poetikası melez bir dilin inşası üzerine oldukça önemli tespitler içeriyordu. Onun saf şiirinin unsurları elbette melezdi. Anadili Arapçaydı ve Türkçeyi sonradan öğrenmişti. Buna rağmen şiirindeki çok dilliliği yani melezliği bir bütün olarak verebilmişti. Şiiri Türkçe yazmakla şiiri şairin lisanıyla yazmak arasında süren bu estetik tartışma esasen çok mühim. Yahya Kemal’in Alman şiirinin kurucularından Holderlin’le benzer bir konumda olduğunu söylemek mümkün. Tam burada Novalis’in bir sözünü alıntılamakta fayda var. “Gerçek bir şiiri okuduğumuzda ya da dinlediğimizde, sanki doğadaki aklın hareketini hissederiz ve doğadaki göksel cisimler gibi, aynı anda onun hem içinde hem de üzerinde süzülürüz.” (Vurgular bana ait.) Novalis’in “doğadaki akıl” olarak tanımladığı şey özünde Logos’tan başka bir şey değildir. Yahya Kemal de tıpkı kurucu bir şair olan Holderlin gibi tercihini Logos’tan yana yapmıştı. Onların şiirinde doğadaki aklın hareketini sezeriz. Nasıl Alman idealizmi dendiğinde ilk akla gelen Holderlin şiiri olmuşsa, Türk’ün estetiği dendiğinde akla ilk gelenlerden biri de Yahya Kemal şiiridir. Peki, annesi bir toplama kampında öldürülen Yahudi asıllı Paul Celan, şiirlerini Almanca mı yazmıştı yoksa kendi şiirinin lisanınca mı? Onun şiirine imkân veren dil, elbette Almancaydı ama kurucu özne tercihini (bu tercih için bilinçsiz bir bilme diyebiliriz.) Logos’tan değil Pathos’tan yana yapmıştı. Novalis’in gerçek bir şiiri tanımlarken verdiği ikinci benzetme hem Paul Celan şiiri hem de Ahmet Haşim şiiri için geçerli. Onların şiir dili, doğadaki göksel cisimler gibi, gizem dolu hem ulaşılabilir hem ulaşılamazdır, aynı anda hem o dilin içinde hem de üzerinde süzülürüz. Buradan hareketle söyleyebiliriz ki, dil, kurucu öznenin öznel tercihlerine, buluşlarına, idealizmine, melezliğine hatta safsatalarına imkân tanıyacak kadar sonsuz fakat sonsuz bir tahakkümü imkansız kılacak kadar da sonludur. Dil, bütünün tahakkümünden parçaya, parçanın istikrarsızlığından tekrar bütüne uzanır.

Üzerine düşündüğüm şey "ufuk daraltıcı" olunca düşünceme musallat olan ilk şeyin "sıfatlar" olduğunu görüyorum. Sıfatlar… Dilin sınırtaşlarıdır bir bakıma. Belirlenim için hayatidirler. İsimler ise ufku genişleten bir mahiyete sahipler. Dil içinde yeni bir biçim aranıyorsa sıfatlardan değil adlardan hareket etmek, buluş sergilemek gerekir. Sıfatlar nasıl dilin sınır taşlarıysa, adlar da yapı taşlarıdır. Dilin içindeki isim varlığına dikkat kesilmeli. Dili uykusundan uyandırmak için belki ona yeniden bir isimle seslenmeli!


(Hece Öykü, Ocak 2022, Sayı 108)

4 Ocak 2022 Salı

Forget Thee: An Encounter with Ian Dreiblatt

The day begins with signs. Always... In my Turkish coffee cup, which I fill with water to soften the drying coffee grounds before washing it, an inscription (perhaps a poem) appears in Chinese when I look vertically and in Sanskrit when I look horizontally. Moreover, if we did not intuit the form on this earth, could we easily name things? 

Mayakovsky, who wanted the poem to explode like a slap in the human face, after the times when the poem was written with a regression in the language, or instead with a recession, could certainly understand how tender the human spirit is to be wary of things exploding after the atomic bomb. We are now tracking in the silence. Signs do not get us anywhere. However, the form is enough to hold it together. 

Poetry wandered in the desolate plains, pastoral melodies, and enchanted forests of ancient times. Poetry, fought on battlefields and arenas, wrapped in silk, tucked into gold pouches, hung on the walls of holy places, curled up on the parchments, sometimes it lived in a woman's body and sometimes in a man's body. At the tip of the reed pens, in ink cans, in handkerchief pockets, in machine gears, in typewriter strokes... Then it slept on the street. In the red and green of spray paints. On the outskirts of the city and in art galleries. In psychiatry clinics, in meditation camps, in television shows. Now poetry is everywhere and, therefore, nowhere. Maybe only in silence, we hear it again. 

An encounter, says John Berger, is – unlike a meeting – inherently sudden and unpredictable. An encounter with beauty is always to witness an exception. It is always despite everything there. That is why it attracts us. Is it possible to encounter beauty here despite everything, despite everything that kills the spirit of time? Where is this place? A modern metropolis or a necropolis? Or is it an attic where thousands of people from all over the world take shelter? Where to find the poem? It is futile to look for it in the city, I know. 

When a person gets up from a crowded table and sits at a table alone, at least, prefers that table to be a sun-drenched one. How cold our thoughts and how warm our feelings... Maybe that is why we welcome summer as a feeling and winter as a challenging idea. In Sarajevo, walking through a song, I come across a New Yorker poet. There are no pauses in his poetry, and of course, it is without measure. Still, he can get some cool mountain air in his poem. He mentions that poets in New York carried poetry in their pockets instead of money, and they were waiting for a chance to push each other down the stairs. However, I understand that his eyes are more on the saints than the poets. He fermenting his poetry in the sage of this age. Then he asking:


"well, what are saints for if not to break the distance between the things around us and the words we use."

Ian Dreiblatt lives in Brooklyn, New York. He writes poetry and does translations from Russian. He is attracted by etymologies, the significant differences between languages ​​and idioms, the tension between writing and speaking, the hazy pragmatics that make communication possible nonetheless. We meet through a Bosnian word that fascinates us both in separate cities and separate lives: "dunjaluce".
That is how the world talks to us, making us talk to each other...

In Turkish, it is not yet possible to read "Forget Thee," Dreiblatt's first full-length poetry book. However, I look forward to the day when Ian's poetry will open to us, and the poeticness of Turkish will open to him.

The book takes its name from the following lines from Psalm 137: "IF I FORGET THEE, Jerusalem, let my right hand forget its skill / May my tongue cleave to the roof of my mouth, if I do not remember thee." It is an oath sworn by an Israelite poet in Babylonian exile. Leeore Schnairsohn, who wrote a review on Dreiblatt's Forget Thee, emphasizes that our age appears to have outgrown such oaths and sureties. According to him, old Jerusalem (recovered, or occupied, since 1967) is now half Babylon. Its web of alleyways packed with shops selling antiques and icons alongside off-brand electronics and your-favorite-baseball-team-in-Hebrew-letters on a tank top: "Ancient enmities fester under the signs of a totalizing globalist culture, amid soft calls of "Hello, where are you from?" and the hustle of soldiers behind a sudden barrier. Among well-signed avenues of homecoming — Germans snapping the Via Dolorosa, Russians lining up to kneel at Golgotha, Americans circle-dancing before the Wailing Wall — a kind of ecumenical estrangement hangs in the air, spiritual exhaustion that makes you sit down in a plastic chair and order a Coke. The right book to pull out at that moment might be Ian Dreiblatt's first full-length collection of poetry, forget thee. Under a title that has forgotten what the psalmist swore he would remember, the book imagines our world — the United States and its adjacent cultures — as the new Jerusalem: a place of fractured genealogies, slippery language, and simmering injustice, lorded over by the dread confetti culture of global capitalism and waiting to complete its dissolution. The book claims that this place is also worth remembering, though it may no longer be worth its name."

Freud says that modern man has been subjected to three basic blows that completely shook his truth perception:
"Cosmogonic coup" makes him learn that it is no longer the center of the world because he is no longer fixed.
The "biological blow" that followed: One has to understand that his pedigree is not based on the prophets and the gods of mythological times, that he is descended from apes, and that the foundation of the world is no longer the natural light of reason but a blind nature that operates through a selection by which the fittest survive.
With the 'psychological blow,' he realizes that 'his self is no longer the master of his own home,' that he is floating on an ocean of unconscious and irrational forces, and that what he is in the habit of calling 'history' is just a scene of catastrophe where primitive and irreconcilable instincts collide. In the words of Daryush Shayegan, after all these blows, humans cannot turn to the holy in order to survive; even if he forgets his oath, at least he creates a hybrid consciousness that will keep his memory alive. It is possible to see the traces of this hybrid consciousness in Ian Dreiblatt's poetry.


Dürdane İsra Çınar, January 2022 - Istanbul


16 Aralık 2021 Perşembe

Uçan Halıdan Manzaralar: Hamlet Gonashvili, Tbilisi ve bir dağın iç çekişi.

Kafkasya...

Dağların insanlara, insanların dağlara benzereyerek yaşadığı o puslu coğrafya. Asırlar evvel büyük büyük dedelerimin sürülerek arkalarında bıraktıkları çok hazin, çok parçalı harita. Bir sesle yeniden, tüm ölülerimizin hafızası dirildi. Bir sesle hep zirvesinde yakardığım o dağ sanki içini çekti. Bir taş koptu ve taşın yüreğindeki uğultu kesildi. Hamlet Gonaşvili, Tiflis'e yakın bir köyde 1928'in bir Haziran gününde dünyaya geldi.

Sesini yüzünden yüzünü coşkuyla karışık bir hüzünden ayırmak mümkün değil Hamlet'in. Tabiat kimi insanın çehresinde böyle görkemle yaşıyor işte. Sonra hikayesine katıyor onu. Evet, o, sadece kılıçla savaşmayı tercih etmeyen uzak atalarının vasiyeti bildiği, kutsallığını yüzyılların derinliklerinden gelen bir sır gibi büyük titizlikle koruduğu türkü hazinesine sadakatle hizmet etmiş bir ozan.

Ustalıkla renklendirdiği, zenginleştirip süslediği eşsiz sesi, şâirane ve sırlı titreyişlerle dolu. İlhamla söylenen şarkılarının, ezgilerinin her biri, dinleyen üzerinde büyük bir tesir bırakıyor. Bir Gürcü bu sesle kahramanca ürperiyor, bir başkası kederle, bir öteki görkemle...

Dostlarının anlattığına göre şarkı söylemediği zamanlarda sadece nefes çalışır, bir sesi tek ya da yarım soluğa sığdırmaya uğraşırmış. Göğsüne bulutları, meltemi ve fırtınayı göğün tüm kaprisini sığdırabilmek için sanki... 

Evlendiğinde Hamlet 44 eşi 39 yaşındadır. İkisi de gerçek aşkı aramış ve uzun süren o arayışın sonunda bulmuşlardır birbirlerini. Bir yaş günü partisinde bahçeye kurulan uzun tahta masanın üzerinde asılı ampuller havanın kararmasıyla bir anda yanınca ikisinin de gözleri kamaşmış. Fakat Hamlet uzatıp eliyle perdelemiş bir lambayı ve gelecekte eşi olacak kadının gözlerinin içine bakarken, ışık seni rahatsız etmiyor ya? diye sormuş. Kadın, ışığı perdeleyen bir avcun gerisinden Hamlet'in bakışlarıyla buluşmuş. Sevginin ilk kıvılcımı bir lambanın gölgesinde düşmüş içlerine.

Ağaçlara ve yapraklara hayrandır Hamlet. Bir koroyla beraber yurt dışı turnelerine gittikleri vakit nerede güzel yemişli bir ağaç görse, çakısıyla ince bir dal koparır ucunu ıslak bir peçeteyle sarıp sarmalar, memleketine getirir. Benim yurdumun dağlarında niçin yetişmesin bu ağaçlar, diye düşünür. Doğduğu köyde, evlerinin bahçesine diktiği dut ağacı öyle çok büyür ki komşu kendi camını gölgeleyen bu dut ağacından nefret etmeye başlar. Söylenir durur, gün gün. Hamlet, bir turne dönüşü doğrudan köyüne gider ve annesinden işitir komşunun şikayetini. Uzayan dalları budamak için tırmanır kendi elleriyle diktiği ağacın dalına. Fakat ölüm bu ya, olgun bir meyve gibi silkeler onu daldan. Düşer ve ölür oracıkta, henüz 57 yaşında.


"Madem böyle körpe idin

neden seni fark etmedim, ey menekşe?

çünkü sevgi için

yüreğimi açmamıştım henüz

şimdi başka bir bahçıvan buldum,

şefkatle beni uyandırdı,

tatlı dille bana fısıldadı,

beni kucağında salladı."






12 Aralık 2021 Pazar

Uçan Halıdan Manzaralar: Kandiye, Girit Liri ve Adalar Denizi'nde yüzen bir incecik yelkenli

Kurtuba'dan gelen Araplar yerleşirler Girit Adası'na. Büyük bir şehir imar ederler ve Hendek derler adına. Zamanla o isim Kandiye (Candia) olarak anılmaya başlar.

Kazancakis'in doğduğu şehirdir Kandiye. Zorba'ya ruhunu belli ki bu şehir verir. Köylerinde, düğün çalgıcıları Girit liri çalıp halk şarkıları söylerler ve içlerinden yalnızca biri, uzun boylu yağız bir delikanlı, Haralambos'tur. Haziran doğumlu olmanın hüznü bakışlarında, Kandiye sahillerinin bütün o alev almış gün batımları ruhundadır. Adalar Denizi'nde salınan bir incecik yelkenlidir ve Girit'te yetişen Asfadamos'tan yani bir çınar ağacından oyulmuştur kucağındaki lir.

Ne zaman rüzgarı eksilse içimin, onu dinlerim. Öyle hem durgun hem coşkun ilerlemenin bir yolu olduğunu hatırlatır bana.

Ve eminim bir gün karşılaşacağım onunla, Kandiye limanında.




29 Kasım 2021 Pazartesi

Zambak / Müslümanlar

Bosna'daki birçok Müslüman çocuğuna partizan kompleksi denebilecek şeyden ötürü Ortodoks isimleri verdiler. Bu zavallı çocuklar, ebeveynlerinin doğal olmayan evliliklerinde, onları titizlikle asimile etmeye çalışan bir devletle yaptıkları gönülsüz iş birliğine doğdular. Bu durumda, savaş başladığında bazı Müslüman sanatçıların askeri konvoylarla Belgrad'a kaçmalarına şaşmamak gerek. Çetnikleri Saraybosna'ya getirenler de aynı konvoylardı. Drina'dan Müslümanların sınır dışı edilmesi emrinin verildiği Belgrad'a gittiler. Pek çok örnek bu aşağılık duygusunu doğrular. Örneğin; Bosna-Hersek Cumhuriyeti'nin amblemi bir çiçektir. Öyle stilize edilmiştir ki Saraybosna'da bahçelerde yetiştirilen bir çiçekten daha çok bir haça benzer. Çiçeğin doğuda kullanılan adının benimsenmiş olması uyum sergileme çabasından çok Yugoslavya olmanın gururunun göstergesidir. Bosnalı Müslümanların Yugoslavya'nın ne anlama geldiğini kavramaları için bir soykırım yaşaması gerekiyormuş. Bu yalnızca dilbilimsel bir ihmal meselesi değildir. On yaşında bir çocuk Müslüman olup olmadığını sorduğu ve olumlu cevap aldığında "Sürgün edilmek istemiyorum," diyor, işte o zaman bu insanlara korkunç bir şey olduğunu biliyorsunuz. Dilimiz kaderimizi mühürlemiştir. Soruyu soran çocuk - sığınakta- kurşun kalemini şarapnel parçasıyla açarak resmini çizmeye devam eder. Çizgi roman kahramanına Terry Manes ismini vermiş. Evrensel insanlığı ve kültürü dile getiren çizgi roman dünyası, bu anın gerçeklerinden ne kadar da uzak. Bu çocuğun gerçek dünyası, 10 yıl geç farkına vardığı bir dünya; sınırları onun adında başlar ve biter. Bu insanların başına gelen en korkunç şey bellek kaybı. Sürgüne gönderilmekten daha kötü olan tek şey ise sürülmüş olduğunu unutmak.


Semezdin Mehmedinoviç, Saraybosna Blues Syf. 54

26 Kasım 2021 Cuma

"Yeniden Doğuş Üzerine"


"Dönüşümü kendinde değil de, bir grup içinde yaşamak çok farklı bir şeydir. 

...

"Çok sayıda insanın bir araya gelmesiyle ve ortak bir ruh halinde birleşmesiyle oluşan ortak ruhun, tek tek bireylerin altında olduğu gerçektir. Eğer grup çok büyükse, ortak ruh bir tür hayvan ruhu gibidir. Büyük örgütlerin ahlakının daima şüpheli olmasının nedeni bu olsa gerek.

...

Ortak deneyim denen şey, bir grup içinde yaşandığında, bu deneyim nispeten düşük bir bilinç düzeyinde gerçekleşir, grup içindeki deneyim bireysel deneyime göre çok daha sık gerçekleşmesinin nedeni budur. Zaten ulaşılması da çok kolaydır çünkü birçok kişinin birlikteliğinden büyük bir telkin gücü doğar. Kalabalık içindeki birey telkine açıklığının kurbanı olur. Herhangi bir şeyin olması, örneğin bir öneride bulunulması, bu öneri ne kadar ahlakdışı olursa olsun, bireyin de buna katılması için yeterlidir. Kitle içinde insan bir sorumluluk duymadığı gibi korku da duymaz.

Dolayısıyla, grupla özdeşleşme basit, kolay bir yoldur ama insanın zaten bulunduğu durumdan daha derinlere inmez. İnsanda bir şeyleri değiştirir ama değişim kalıcı değildir, aksine: deneyimi sürekli kılmak ve ona inanabilmek için kitlenin verdiği sarhoşluğun tekrar tekrar yaşanması gerekir. Zira insan artık kitle içinde yer almadığında, önceki halini yeniden üretemeyen bambaşka bir insandır. "

...

Topluluk insana, yalnızken kolayca yitirebileceği bir cesaret, metanet ve asalet verebilir. İçinde, insanlar arasında bir insan olduğu anısını canlandırabilir. Fakat bu ona, bir birey olarak sahip olamayacağı özellikler atfedilmesini engellemez. Hak etmediği bu armağanlar insana başta büyük bir lütuf gibi gelse de uzun vadede bunların bir kayba dönüşmesi tehlikesi vardır, çünkü insan doğasında armağanları doğal saymak gibi bir zaaf vardır; sıkıntı anında bizzat çaba göstermek yerine, bunlar üzerinde hak iddia eder."

24 Kasım 2021 Çarşamba

Ortaçağ Avrupası'nda bir filozof ve bir keşiş.

Çağındaki çoğunluktan farklı düşünebilen Scotus Erigena ve transubstantia öğretisini (şarabın ve kutsal mayasız ekmeğin Mesih'in gerçek kanına ve bedenine dönüştüğü görüşünü) ilk kez ortaya atan Başkeşiş Paschasius Radbertus. 

Jung, bu iki ismi, iki ayrı tip olarak karşı karşıya getirir. Scotus, Jung'un ifadesiyle, düşünme biçimi ve önceliklerinden dolayı çağının ruhuyla ve etrafındaki dünyanın arzularıyla uyumlu değildir. Akılcı olduğu ve mantıklı düşünebildiği için başarılı olamaz. Onun yerine başarı, kesinlikle düşünemeyen, simgesel ve anlamlı olanı bayağılaştırıp tenselleştiren, dinsel tecrübeleri somutlaştırmak için her şeye sahip çağının ruhuna apaçık uyum sağlayan Başkeşiş Radbertus'un payına düşer. Bu karşılaşmanın bir mukayeseye dönüşmemesi için gayet hassas davranır Jung. Entelektüel açıdan, Radbertus'un başarılarıyla ilgili tek taraflı, küçümseyici bir yargıya düşmek istemez. Scotus'a saygı duyarken Radbertus'u hor görmek doğru değildir ona göre. Bildiklerimiz doğrultusunda Scotus'un akılcı, Radbertus'un ise programlı olduğunu söyleyebiliriz yalnızca. 

Fakat şimdi bile akılcı, kendi çağını aşan, hür düşünmeye cüret eden kimseler yerine; düşünemeyen ancak dışadönük ve sistemli olanların başarılı addedilmesine sanıyorum içerlemeyen yoktur.

Bugün Scotus gibilerin ve Doğu'daki benzerlerinin manastırdaki yoldaşları ya da otoritenin kendisi tarafından katledilmiyor oluşu bir teselli. Onun yerine yalnızlaşmak, dışlanmak, daha kötüsü çağın ruhunun akla her an nasıl galip geldiğini köşelerinden seyretmekle uzun bir ölüme terkediliyor gibiler. Bu uzun ölüme dayanabilmek için de bir şeyleri kurban etmeleri gerekiyor.

Geçmişte olduğu gibi en başta aklı kurban ediyor kimisi. (Sacrifium İntellectus) Metafizikle buluşturulan akıl uzun ölüme bir nebze dayanıklı hale getiriliyor. Ölüm sancısı çeken bir akıl zaten tıkanmış bir akıldır. 

Kurban ettikleri bir başka şey ise "nesnel bakış." Artık yalnız bırakıldıklarına göre yanlı olabilirler. Yan çıkacak başka kimse olmadığı için kayırabilirler kendilerini. Uzun ölüme dayanabilmenin bir başka yoludur bu.

Ve elbette egonun iliklerine biraz can verebilmek adına, kendinden yana oluşun ileri bir raddesi olarak kibre kapılmak. Radbertus gibilerin iddiaları hayatı kolaylaştırıp insanın arzu ettiği şeyleri somutlaştırabilir ama hakikat Scotus gibilerden yanadır. Bu az şey midir?! 

Düşünürünü vaktinde bir ölümle (buna egonun ölümü de diyebiliriz) geride bırakarak ya da yalnız çağınının ruhunu dirilterek hayatiyet kazanabilecek olan çoğu fikir, bu uzun ölüm esnasında safsataya dönüşüyor.

Fatma Aliye, Hâlide Edip ve Sâmiha Ayverdi ile Bir Buluşma I - II


Rüzgârlı bir ikindi, Valide-i Atik Camii'nin serin avlusundayım. İkinci Sultan Selim'in zevcesi ve Üçüncü Sultan Murad'ın annesi Nurbanu Sultan adına imar edilmiş bu müreffeh yapı, dârüşşifâsı, imâreti, mektebi, muvakkithânesi, medresesi, çifte hamamı ile Üsküdar'a ve Üsküdarlılara bırakılmış en güzel yadigarlardan. Bugün, eskidikçe çirkinleşen asrî binalar arasında bir senatoryum vazifesi görüyor. Avlusunda bölükler halinde dağılmış camii cemaati haricinde takkeli şalvarlı çocuklar yine kısa pantolon ve tişörtlü çocuklarla oyun kurmuş top oynuyorlar. Çay ocağını işletenler, masa tenisi oynayanlar, birlikte karşılıklı oturmuş sigaralarını tüttüren yaşlı bir adam ve yaşlı bir kadın, kalınca bir kitabın sayfalarını ihtimamla okuyup çeviren bir başka adam da dalgın halleriyle dikkatimi çekiyor. Ruhlarını ebedi bir mekânın avlusuna sermiş gibi uyuklayan kediler mesut... Çardaklardan birine geçip oturuyorum. Şadırvanın yanında dallarından ziyade gövdesi heybetlenmiş ihtiyar bir çınar, tam köşede upuzun bir servi, biri genç biri yaşlı iki ıhlamur ağacı ve mevsimi geçmiş olduğundan yalnız yeşil fidanlar olarak salınan güller... Burayı en çok bu başka başka musikileri olan ama aynı rüzgarla yek-avaz salınan ağaçlar yüzünden seviyorum.  

İşte oradalar! İri gövdesi güneşte devasa bir petek gibi ışıldayan palmiyenin yaprakları altında üç kadın oturuyor: Fatma Aliye, Halide Edip ve Sâmiha Ayverdi. Uzaktan güçlükle işitebildiğim sesleri, vecd halinde kovanlarına girip çıkan bal arılarının vızıltılarını andırıyor. Yanlarına gitmeden evvel bir müddet seyrediyorum onları. Ne etrafta onları sezen bir baş var, ne de onlarda etrafla alakadar olan bir telaş var. İki ayrı zaman, aynı camiinin avlusunda biteviye akıyor... 

İnce ve sıkıca kenetlenmiş dudaklar, kısık ve derin bakışlar Fatma Aliye'nin mizacına dair çok şey söylüyor. Reformist, doğrucu, geleneksel ama gelenekçi değil, kendine has bir muhtariyet arzusu taşıyan bakışlar. Kadınlığı; hırsın, aczin, rekabetin, tutkuların cenderesinden çekip soluk alınabilecek bir ideale yaklaştırmak önemliydi onun kanaatinde. Kalbî, hissî, ailevî ve an'anevî duraklarda haddinden fazla oyalanıp aklın terazisine geç kalmış kadınların hayatlarıyla ilgilenmişti hep. İlkeliydi ve romantizmin tatlı bir ölüm uykusu olduğundan haberdardı. Muhadarat romanıyla bir kadının ilk aşkını unutamayacağı inancını çürütmek; Udi romanıyla, aldatılan bir kadının bu yıkımdan sonra hayata nasıl ve ne ile tutunabileceğini anlatmak istemişti. Levayih-i Hayat romanında ise iki kadının mektupları üzerinden evliliğin bir geçinme kontratı mı yoksa bir mutluluk sözleşmesi mi olduğunu uzun uzadıya tartışmıştı. Çok genç bir yaşta, bir kadından beklenmeyecek alakalarını gidermesi, bir nevi "erkek kafasını" yatıştırması maksadıyla evlendirilmişti. O ise gizlice romanlar okumaya devam etmiş, ısrar ve dirayetiyle evliliğini bile politik olarak dönüştürmüştü. İdealizmi yüzünden biraz sert ve kuralcı addedilmişti zamanında. Hayranı, seveni çoktu. Fakat kendine has otoritesini sevimsiz bulanlar arasında öz kızı da vardı. İdeal kadın ile koşulların yarattığı kadın arasında onu en çok zorlayan da kuşkusuz bu gerçeklik olmuştur. Fakat o, devrinin gereği içine doğduğu ideali iyi tanıyor hem normların hem Nisvan-ı İslam'ın hem de Garplı kadınların karşısına sarsılmaz bir özgüvenle çıkıyordu. 

Ve Halide Edip... Şairane başlayan bakışları kat'i ve müdahaleci bir burunla keskinleşiyor; bir mızrak ucu gibi sivrilerek nispeten hacimli dudaklarını işaret ediyor. Sinekli Bakkal romanında Rabia'yla Peregrini'nin aşklarını mümkün kılan çehre, bu çehreydi. Sultanahmet Mitingi'nde, umuma seslenen çehre de yine bu çehreydi. Zola'nın ruhuna ithaf ettiği Mev'ud Hüküm romanında kocasının kaçamakları yüzünden Frengi hastası olmuş Sara ile Dr. Kasım arasında dünyevi hazlardan uzak saf sevgiyi yeşerten çehre de işte yine bu çehreydi. Onun idealizmi Aliye'ninkinden bir yönüyle farklıydı. Kadın; bir estet ve bir hatip olmak arasında kendince bir kimlik var edebilir, romantizmin ölüm uykusunu, ölüme en çok yaklaşılan bir zamanda, tıpkı Ateşten Gömlek romanında olduğu gibi acıları dindiren bir morfin halinde kalplerin kuruyan damarlarına zerk edebilirdi. Ona göre insanı yaşatacak olan ne tıp ne de makineydi. İnsan doyurulmuş duygularıyla, tatmin olmuş bir kalple yaşayabilirdi ancak. Ve asıl büyük elem maksatsız olmaktan ileri gelirdi. Halide'nin devri de çileli bir devirdi. 1874 yılında İstanbul'a gelen İtalyan gazeteci-yazar Edmondo de Amicis'in tarifiyle, her gün eski bir Türk ölmekte ve Tanzimatçı bir Türk doğmaktaydı. Gazete tespihin, sigara çubuğun, şarap iyi suyun, yaylı araba arabanın, piyano davulun, Fransız grameri Arap sarf ve nahvinin, kargir ev ahşap evin yerini alıyor, her sene binlerce kaftan kaybolurken binlerce İstanbulin ortaya çıkıyordu. Fatma Aliye'nin romanlarında anlattığı işret meclislerinde hanelerinin saadetini altın bilezik bozdurur gibi bozdurup harcayan erkekler, artık gayri meşru ilişkileri yüzünden daha ağır bedeller ödüyor, frengiyle boğuşurken hem kendi hayatlarını hem de kadınların hayatlarını hiç edebiliyorlardı. Halide Edip, her felaketin bizzat şahidi olarak yazıyor, ilk evliliğinden Ayet ve Hikmet isimli iki oğul, kanında bataklıkta biriken durgun sular gibi bir zehir ve romanlarında dirilecek onca cesetle ayrılıyordu. Ve elbette gerçeğin zehrini bildiği tek panzehirle, edebiyatla sağaltıyordu. 

Aklın ölçüsünü geri getiren, kalbin takatini dirilten bu iki kadından başka içlerinden en genç olanı, Sâmiha Ayverdi ise daha derinde bir öze, ruhun kendisine müptelaydı. Onun bildirilemez ilmine, insanı bir meczup gibi çevresinde döndüren cazibesine, sureti tahrik eden o mânâ'ya tutkundu. İnsanın doyulmaz tezatlarla dolu varlığının maksadına daha gencecik yaşında meyletmiş, olgun ve oldurucu bir başka ruhun dostluğuna susamıştı. Batmayan Gün, baştan sona bu genç kadının istidadının aşkla buluşmasının romanıydı. Herkes gibi o da kendi istidadına uygun olan şeye gönül kaptırmış ve aşkı vasıtasıyla onu nihayetinde kendine çekmişti. Gayesine yürüyen insanın elinde mânânın sönmeyen ışığı da olmalıydı ona göre. Dağılan imparatorluğun ardından Avrupa karasevdasına tutulmuş Türk münevverlerinden farklı olarak Batı'nın salt maddeci tefekkürünü ve kararmış manevi ufkunu iyi tahlil etmiş, yine Fatma Aliye ve Halide Edip gibi o da felsefe ve kıyasın ruha bulaştırdığı anarşiyi, nihayet mutlak bir sükûna kalbedebilmişti. 

İşte yanlarındayım. Sohbetlerine katılmak için şevkle, heyecanla oracıktaydım. Başlarını aynı anda çevirip tebessümle baktılar bana. Zamanın gerisinden bir dost, bir anne, bir kız kardeş gibi, bir ehl-i dil olarak baktılar gözlerimin içine. Avludaki ağaçlar, hep birden rüzgarın cilvesiyle Segâh makamına geçtiler. Işıklar kırıldı, insanlar bir bir evlerine çekildi. Güneş, Üsküdar'ın üstünden kaydı, kaydı ve İstanbul'un başına yâkutlu bir taç koydu. Sanki şehrin ufuklarına inen, sis değil de bir sır perdesi...

II.

"Benim neşretmeye muvaffak olamadıklarımı belki bir gün sen neşredebilirsin." böyle demişti sevgili babacığım, Ahmet Cevdet Paşa. Bir ramazan akşamı Ahmet Mithat Efendiyle Beyazıt Camii'nde rastlaşırlar. Konu elbette bir yere bana gelir. Kızının sınırlı eğitimine rağmen zihnini yüksek ve zor konular üzerine işletmesinden ürktüğünü, erkek olsaydı büyük bir dahi olabileceğini anlatır uzun uzun. Ah babacığım... Bunları o z amanlar işitmek sessiz bir kırgınlık yaratırdı içimde. Halbuki şimdi... Kız çocukları babalarının sohbet meclislerine daha küçük yaşlarda kulak kesildiklerinde meseleleri başka bir cepheden kaydederler sanki. Kadın yaradılışıyla birlikte bilmeye giden aşınmış yolların ortasında bir tuhaf gerilim, kuvvetli bir iştiyak ve tereddüt. Kendinden emin olmak mı gerekir yoksa yalnızca emin olmak mı? Susmalı mı yoksa söylemeli mi? Kadın meclislerinde nazla ve niyazla oyunlar oynamak, türlü söylenceler dinlemek; erkek meclislerinde gerilip kırışan alınları, öfkeyle ya da teessüfle inip kalkan göğüsleri, birbirine doğrultulan parmakları izlemek... Her kız çocuğunun değil ama kimilerinin yazgısında bu iki dünyanın halatlarını birbirine düğümlemek tutkusu kaçınılmaz olur. İki dünyada da gerçekleşmesine imkan tanınmamış ne varsa onun peşine düşülür artık. Kadınca yaşamanın nesi zorsa o zorluğu aşmak, erkekçe duyuşun neresi yaralıysa orayı sarmak... Bu yolda en büyük yüreklendirme de "belki bir gün sen neşredersin" ya da "belki sen daha iyi idrak edersin" diyen babalardan gelir. Onlar, günü gelince meraklı ve hevesli kızlarının yalnızca kendi hayallerinin bahçelerinde yetiştirdikleri "arzu-yı terakki bostanının çiçekleri" olmadıklarını seve seve kabul edenlerdir, öyle değil mi kız kardeşlerim?"

Fatma Aliye'nin herhangi bir mimikle kolay kolay kırışmayan sabit siması, babasından konuşurken küçücük bir kız çocuğuna dönüşmüştü sanki. Aradan yüz yıl geçse, zaman ve mekan değişse bile insan çocukluk hislerine döner dönmez çocuklaşıyor, yeniden kırılgan ve yeniden acıyan bir ruha bürünüyor demek. Dikkat kesilen Samiha Ayverdi, bu baba ve kız meselesini biraz açmak ister gibiydi:

"Batmayan Gün romanımı yazarken anlamamıştım fakat şimdi söylediklerinizi yazdıklarım üzerinde etüt ediyorum da, o romanımda bir kız çocuğunun iki türlü babanın irfanına muhtaç olduğunu sezmişim ben de. Romanımın karakteri, sizinle aynı ismi taşıyor. Babasının koşulsuz sevgisini doyasıya almış bir kız çocuğu olsa bile, kalbi kadar aklını da doyuracak manevi bir babaya muhtaçtı Aliye. Bu konuda şanslı sayılırdı çünkü büyük babası İrfan Paşa, yaşamı boyunca tuttuğu notlar, yaptığı tablolarla onu ihtiyaç duyduğu alemşümul akla yaklaştırıyordu."

Biliyor musunuz Sevgili Sâmihacığım, babam kendi aklını ve de bahsettiğiniz o âlemşumul aklı oğulcuğuna nakletmek için bir mantık kitabı yazacak kadar hevesliydi. Evde zaten kendisi için kurulan laboratuvarda kimya ve fizik dersleri alırdı ağabeyim Ali Sedat. Babamız bunu kafi görmiyerek mantık öğrenmesi gerektiğine de kanaat getirmiş ve hususi onun adına Miyâr-ı Sedâd başlığıyla bir mantık risalesi bile hazırlamıştı. Ağabeyim de babamızı mahcup etmemiş, takip eden yıllarda Mantık hususunda çok faydalı bir çalışma hazırlamıştı. Peki o sırada ben ne yapıyordum, kimi zaman gizli kimi zaman apaçık benzeri bir nazarı üzerime çekmek, susamış dimağımı aynı damardan beslenmek için yanıp tutuşuyordum. Onların kitaplarını okuyor ve erişebildiğim her kaynaktan istidadım kadarını kotarmaya uğraşıyordum. Kadının o zamanda hâmisiz bir yol yürümesi mümkün miydi? İşte Ahmet Mithat, böyle bir yolda ilk kavalyemdi benim. Babacığımın aklı ve Ahmet Mithat'ın tarzı, en başta kılavuz olmuşlardı bana. Fakat yaşım ilerledikçe, koruyucumun, eşimin ve dahi pederimin karşısında irademi ispat etmeye mecbur olduğumu görmüştüm. Roman yazmak her şeyden önce bu sebeple benim için iradi bir tavırdı. 

Bilmem Udi isimli romanımı okumuş musunuz? Pederi Nazmi'nin musikişinas olarak hayal ettiği ve o niyetle yetiştirdiği Bedia, yazık ki evliliğinden yana bedbahttı. Bir cemiyette görüp hayran kaldığı ve akabinde öğrendiği Ud ile babasından aldığı musiki zevki onun bu bedbaht evliliği için bir berat, bir kurtuluş biletiydi. Romanlarımı yazarken esasen bir hikayeden çok etkilenmiştim. Emevi asıllı edip bir cariyenin hikayesiydi bu. Zelfa nam bu güzel cariyeyi şu beyit ne güzel anlatır: "Zelfa bir yakut tanesidir ki, köylü kesesinden çıkmıştır." Köylü kesesinden çıkmış fakat kabiliyeti ve güzelliğiyle kralların dairelerine dek girebilmiş. Buna rağmen ilk efendisini ve ona duyduğu aşkı unutamamış, sonraki efendileriyle daima bedbaht bir yuvayı paylaşmıştı. Bir kadının ilk aşkını unutması nasıl mümkün olur diye düşünürken işte Muhadarat'ı yazmış bulundum. Udi namlı romanımdaki Bedia'ya esin veren bir kadın da yok değildi. Abbasi döneminin en önemli tamburilerinden Ubeyde el-Tanburiye şahsı ve sanatıyla beni tesirinde bırakan bir başka kadındı. Tanburunun üzerinde şöyle yazdığı rivayet edilirdi: "Muhabbette hıyanetten başka her şey çekilir." İşte bu beyti, romanda zevcinin ihanet oklarıyla sinesi paramparça olan Bedia'nın udu üzerinde nakşetmiştim. Kadınlık, sessiz cidalleriyle bitmez bir kaynaktı benim için. Kadınlığımızın birçok sebeple erişemediği o cihanşümul akıl... Nasıl olur da ona erişebiliriz diye yürekten tasalıydım."

Hava gittikçe soğuyor, Atik Valide'nin avlusunda çınlayan karga sesleri yaklaşan akşamı canhıraş haber veriyordu. Samiha Ayverdi tefekkürle dinliyordu Fatma Aliye'yi. Hâlide Edip'se bakışlarını bazen tebessümle bana çeviriyor bazen de kararan ufka daldırıyordu. Onun sohbete nasıl katılacağını kestiremiyordum. Fatma Aliye, pek fırsat vereceğe  benzemiyordu. Belki sabırsız davrandım fakat sormadan edemedim:

Ya siz, Halide Hanımefendi? Sizin Handan'ınız da benzer bir acıdan, hıyanetten müzdarip olmuştu. Ve nihayetinde her şeyi bilip anlamak için ebediyen susamış o dimağı evrensel akla erişemeden yitip gitmişti, değil mi? Siz Handan'ı kurtarmadınız. Fakat niye? Handan niçin delirerek öldü?

"Hatırlattığın bölümün devamını da ben getireyim sevgili Dürdane İsra. O cümlenin devamında Handan için şunu da ekliyordu Neriman: "...fakat âlim kadınların kuru dimağı değil. Onda bildiği, şeyleri seven, deragûş eden bir şefkat, bir kadın kalbi vardır..." Sanki iki tür ateş yanar içimizde. Biri başkasının akıbetinden kıvılcım nisbetinde bize sıçrayan ve ibret nazarıyla tutuşan ateş. Görüyorum ki, kıymetli Fatma Aliye Hanımefendi, bu ateşin ilhamıyla ve yine bu vicdanla kaleme davranmış. Diğer bir ateşse, bizzat tecrübeyle, ateşin içinde kalan kişinin âh u figânından sonra kor gibi için için yanarak yürekte yer eder. Çoğu âlim kadının kuru dimağında bu iki ateşten de eser yoktur. Ve hem bizden sonraki devri görmüş Sâmiha Hanım hem de Dürdane İsra takdir edeceklerdir ki artık çoğu kadının içinde bu ikinci ateş yanıyor. Kimi bu yangından sonra az da olsa tütecek gücü buluyor, kiminin külleri çoktan arzın zerrecikleri arasına karışmış. Handan, aşkı akla yeğ tutmuştu. Ama aşkı anlayacak akıldan da mahrumdu. Çünkü Nazım'ı reddederken aklı, Hüsnü Paşa'yı koca diye kabul ederken aşkı yanlış anlamıştı. Dikkatli okurlar görecek ki Handan'ın hikayesi benimkine pek benzer. Ben de yanmadan yazamayanlardandım. Fakat Handan'ı kurtarmadıysam da kendi yaşamımı kurtarmaya azmetmiştim, kendimi ne aşka ne de akla kurban etmeye yanaştım. Beni bu kuvvete taşıyan şeyse sanıyorum maksadım oldu.

Maksat... Güneş doğunca idare kandilinin kıymeti kalır mı hiç? İçinden böyle geçirdiğine emindim Sâmiha Ayverdi'nin. Edebiyatın kendinden başka bir maksadı olmaz demekle onların yazdıklarını göz ardı etmek ne büyük haksızlık. Onları yaşamda tutan ve yazma azmini kamçılayan maksatlarının yanında maksatsızlıkla oynatılan kalemin gevezelikten ne farkı var?

Yeni edebiyatımız (Edebiyat-ı Cedide'den bahsediyorum) karamsar ve "oğul takıntılı"dır. Daima "babasızlık/devletsiz-otoritesizlik/tanrısızlık" metaforlarıyla anılan bu yazarların bir lanet gibi peşini bırakmaz oğul takıntıları. Gencecik yaşta yitirilmiş parlak erkek çocuklarının -kimisi hastalıktan yiter, kimisi canına kıyar, kimi de gurbette din değiştirir.- acı gölgeleriyle için için ağlayan bir edebiyattır bu özünde. Münevver bir babadan yine münevver bir oğula devredilemeyen saltanatın acıklı şiiri ve acıklı nesri... Hüseyin Cahid, mirasını (İtalyanca, Fransızca çevirilerini) bu saltanatı sürdürmek umuduyla tek bir başlıkta toplar: "Oğlumun kütüphanesi." Talih, Haluk'un Defterini babası Tevfik Fikret'in hiç ummadığı bir şekilde dürer. Recaizade Mahmut Ekrem'in mahdumu Nijad Ekrem genç yaşta vefat eder ve bir ihtimal olarak kalır. Sanatla sağaltılmış bir ruhun kendi kanından bir başka erke tevarüsüne tuhaftır talih bir türlü müsaade etmez. 

Peki bu münevver babaların adı hiç anılmayan ya da layıkıyla anılmayan kız çocukları... Talihin bu tuhaf oyununu seyretmiyorlar mıydı? Keşke hepsi dikkat kesilseydi bu oyuna. Babalarının kişisel itiraflara dönüşen lirizmlerinden, ağır bürokrasilerinden, süslü yas elbiselerinden sıyrılıp (tıpkı Fatma Aliyeler, Halide Edipler, Sâmiha Ayverdiler gibi) tamamen gerçek dünyaya, çatışmanın tam kalbine nişan alabilseydiler.  Belki aldılar da... Çağlar arası mesafe azalıyor, ok hedefe ha vardı ha varacak.

 

 (Sabit Fikir dergisi Ekim ve Kasım sayılarında yayınlanmıştır.)

20 Kasım 2021 Cumartesi

"Sabah eskimişliğin buzulları burnuma dek geliyor."

İyi mi yapıyorum böyle yabancıları eve getirmekle? 1930'un Arnavutköyü'nde, uzun beyaz elbisesiyle bahar dalları kadar gencecik bir kızın fotoğrafını o tozlu yığınlar arasında görünce, niye kayıtsızlık ya da çabuk sönecek bir ilgi yerine derin bir iç burkulması duyuyorum? Haziranın yirmi altısı diye tarih düşülmüş. Altmış bir yıl ve bir gün sonra ben doğacağım. Düşülen tarihin üzerinden neredeyse bir asır geçtikten sonra fotoğraf benim elime geçecek. "Aziz kardeşim .........."'. Birisi sanki bozuk paranın taraklı sırtıyla karalamış ismi. Şimdi onun aziz kardeşi benim. Böyle düşünürken annem elinde turuncu bir iple odama giriyor. "Bak, fare dişiymiş bu örneğin adı." Masamda  Füruzan'ın okurken yarım bıraktığım öyküsüne dönüyorum: "Bu bahar gününde kapı pencere kapalı oturulmaz a, şarkılı sokağın sakası atına kocaman nazar boncukları almış, Hayriye kız, diyor, ben sıçan dişi yapmayı Mualla abladan öğrendim..." Annemin arkasından sesleneyim diyorum, vazgeçiyorum. Çünkü biliyorum, annem "fare dişi" yapmayı internetten öğrendi. Gün ortasında eskimişliğin buzulları çözülüyor.  Ben örgü örmeyi bilmem ama düş kurmayı, vakıa örmeyi bilirim. Bunu da biraz eski fotoğraflardan biraz da Füruzan Abla'dan öğrendim.





1 Kasım 2021 Pazartesi

Uçan Halıdan Manzaralar: Ruhun ufukları, Kalbin dorukları

Derinleştiği bir masadan kalkıp yalnızlaştığı bir masaya otururken insan, hiç değilse, o masanın şöyle güneş alan bir masa olmasını tercih ediyor. Düşüncelerimiz ne kadar soğuk ve duygularımız ne kadar sıcak... Yaz mevsimini tıpkı bir his, kışıysa çetin bir fikir gibi karşılaşmamız belki bundan. İki kişilik bir masada çay, bir yakıt. Tek kişiyken zorla tutunduğum bir mazeret. Ama oturup çalışmam gerek. Birkaç gün önce New Yorklu bir şairle karşılaştım. Şiirinde hiç durak yok ve elbette ölçüsüz. Ama içinde biraz serin dağ havası almak mümkün. Bahsettiğine göre New York'ta şairler ceplerinde para yerine şiir taşıyormuş ve birbirlerini merdivenden itmek için fırsat kolluyorlarmış. Ama anlıyorum ki onun gözü şairlerden çok ermişlerde. Şiirini biraz bu çağın ermişliğinde mayalıyor. Sonra şöyle soruyor:


"Peki, etrafımızdaki şeylerle kullandığımız kelimeler arasındaki mesafeyi kırmamak için değillerse ermişler ne işe yarar?"




9 Ekim 2021 Cumartesi

Telve

Gün, işaretlerle başlıyor. Yıkamadan önce içindeki kurumuş telve yumuşasın diye suyla doldurduğum fincanımda, dikey baktığımda Çinceye, yatay baktığımda Sanskritçeye benzeyen bir yazı (belki bir şiir) belirdi. Şu yeryüzünde biçimi sezmeseydik kolay kolay ad verebilirmiydik şeylere. Sanmıyorum. Ad vermekte zorlanıyorsak bu o şeyin henüz tam anlamıyla bir biçim almaması yüzünden olabilir. Yine de, en nihayetinde her şey "bir biçimde" adlandırılır. 

Şiirin dilde bir gerilemeyle daha doğrusu içe çekilmeyle yazıldığı zamanlardan sonra, şiirin insanın yüzünde bir tokat gibi patlamasını arzulayan Mayakovski, bugün atom bombasından sonra insan ruhunun patlayan şeylere karşı temkinli olmakta ne kadar haklı olduğunu eminim anlayabilirdi. 

Biz artık sessizlikte iz sürüyoruz. İşaretler, bizi bir yere çıkarmıyor. Ama biçim bir arada tutmaya yetiyor. Şimdi bu işaretleri okuyup fincanda beliren şiiri tercüme edeyim desem, kendimi bir romanın sayfalarında kaybolmuş bulacağımı iyi biliyorum.